Önceki yazımızda Türkiye’de devlet açığının ve kamu borçlarının GSYİH içindeki payının, Şubat 2019 itibarıyla Maastricht kriterleri olan %3 ve %60’lık oranların çok altında olduğunu ve ekonomik kırılganlığa işaret etmediğini; risk sınırlarının çok altında olduğunu somut verilerle açıkladık.

 Ancak, ekonomilerin kırılganlığının devlet açıkları ve kamu borçları yanında özel kesim (hanehalkı ve şirket) borçlarına da bağlı olduğu yönünde argümanlar da var:

Hanehalkı borçluluk oranının GSYİH’nın %50’sini aşmasının ve finansal derinleşmenin; resesyon dönemlerinde özel tüketim harcamalarını düşürerek ekonomik daralmayı, durgunluğun süresini ve finansal sistemde kırılganlığı artırdığını, ekonomilerde kalıcı hasarlara yol açtığını, hatta uzun dönemde büyümeyi olumsuz etkilediğini vurgulayan çok sayıda akademik çalışma var nitekim.

Şirket borçlarının da benzer bir daraltıcı etkiye yol açma riski olduğu belirtiliyor. Nitekim; The Economist dergisinin 16 Mart 2019 tarihli sayısında, hanehalkı borçları kaynaklı 2008 krizinden farklı olarak, ABD’de bu kez de devasa boyutlara ulaşan şirket borçlarının yeni ve daha kötü bir küresel resesyona yol açabileceği öngörülüyor. FED verilerine göre, 2012’den itibaren hanehalkı borçlarının GSYİH’ya oranı %8 gerilerken şirketlerin finansal olmayan borçlarının GSYİH’ya oranı da %8 artarak rekor düzeylere gelmiş durumda. ABD’de brüt finansal olmayan şirket borçlarının üçte ikisini (9 trilyon dolar) oluşturan bu borçların yekûnu, şirketlerin daha kırılgan ve piyasaların da daha gergin olmasına yol açıyor. Şubat 2019’da FED başkanı Jerome Powell, Kongre’ye “şirket borçlarının, özellikle ekonomik daralma durumunda risk oluşturacağını” ifade etti. Özellikle de borç oranı EBITDA’sından (faiz, vergi, amortisman öncesi kazançlarından) birkaç kat yüksek olan ve faizleri vergi öncesi kazançlarının büyük kısmını yutan şirketlerin risk oluşturduğu öngörülüyor. Çok hızlı bir şekilde  artan bu riskli borç havuzunun büyüklüğünün mutlak değeri de 2007’deki subprime mortgage borçlarının büyüklüğüne ulaşmış durumda.

Bu çerçevede; Türkiye’de hanehalkının ve şirket borçlarının ekonomik kırılganlık üzerindeki etkisi şöylece değerlendirilebilecektir:

Türkiye’de hanehalkı borcunun GSYİH’ya oranı, Grafik-1’de görüldüğü gibi, 2014 sonrası dönemde %18 ile yukarıda belirtilen risk sınırlarının çok altındadır. Keza, hanehalkının yükümlülüklerinin varlıklarına oranı da düşük düzeylerdedir. Hanehalkının döviz cinsinden ve (konut kredisi dışında) değişken faizle borçlanma imkânına sahip olmaması, bu kesimin kur ve faiz riski taşımasını engellemiştir. Son bir yıldır gözlendiği gibi ekonomide kur oynaklığının arttığı bir dönemde, hanehalkının döviz cinsinden borçlanma imkanına sahip olmaması, ekonomi adına olumlu bir olgudur. Bu çerçevede; Türkiye’de hanehalkının aşırı borçlanmasından sözetmek imkansızdır. Buna bağlı olarak da, 2018’de tüketim harcamalarındaki ve tüketici güvenindeki gerilemeye rağmen, bunun uzun dönemli olmayacağı açıktır. Bu verilere göre tüketim harcamalarının 2019’da daha hızlı canlanacağı, daralma ve büyüme üzerindeki olumsuz etkilerin de minimum düzeyde kalacağı ve bir kırılganlık riskine de işaret etmediği öngörülebilecektir.

Şirketlere gelince: İstanbul Sanayi Odası’nın Haziran 2018 tarihli I. 500 Sektörel Bazda Kredi Ve Borçluluk Değerlendirmesi’nde ilk 500’deki firmaların son 3 yıla ait finansal verileri kullanılarak borçluluk rasyoları sektörel bazda değerlendirilmiştir. Yukarıdaki açıklamalarımıza paralel olarak bunlardan “Borç/EBITDA” oranına baktığımızda, 2015’de ortalama 2,82, 2016’da 2,72 ve 2017’de 2,56 olduğu; giderek düştüğü görülmektedir. “Finansal Borç/EBITDA” oranının yıllar içerisinde azalması olumlu bir gelişme olmakla birlikte firmaların EBITDA’larının birkaç katı borç yükü altında olmaları olumsuz bir görüntüdür. Keza; bazı sektörlerde bu oran %7-10 arasında değişmektedir. Öte yandan; bu firmaların Kısa Vadeli Borçları’nın Toplam Borçları’na oranının yıllar içerisinde %58’den %60’a doğru artması da negatif bir gelişmedir. Yine de Toplam Borçların Toplam Aktiflere oranının, yani kaldıraç oranının %63 olması ve yıllar içerisinde artması da şirketler açısından olumsuz bir diğer görüntüdür. Zira %50 üzerinde kaldıraç oranı, yatırımcıları caydırıcı etki yapabilmektedir. Kaldıraç oranının yüksekliğinde, ekonomideki sermaye kıtlığı ve borçlanmanın avantajlı olması da etkili olmaktadır.

Velhasıl; Türkiye’de şirketlerin mali durumu ve borçluluk oranı hanehalkından kötü görünmektedir. Sermaye ve kredi imkanları çok daha sınırlı olan KOBİ’lerde bu rasyoların ortalama değerinin çok daha kötü olduğu açıktır. Ancak; yukarıda belirtilen rasyo büyüklüklerinin ekonomide yeni bir resesyona yol açabilecek ya da durağanlığı artıracak boyutlarda olmadığı da ortadadır.

Bu çerçevede; hanehalkı gibi, şirketlerin borçluluk durumunun da Türkiye’de bir ekonomik krize ve resesyona yol açacak ya da resesyonu derinleştirecek ve süresini uzatacak düzeylerden çok uzaktır.

Kanaatimce; önceki yazımda açıkladığım kamu mali göstergeleri ve yukarıda açıkladığım hanehalkı ve şirketlere ilişkin veriler çerçevesinde, 2019’da Türkiye Ekonomisi’nin, ceterus paribus, beklentilerin çok ötesinde bir canlanma potansiyeline sahip olduğu öngörülebilecektir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İletişim adreslerimiz: ihbar@yeniyuzyil.news ve info@yeniyuzyil.news