Hatırlarsınız…

22 Temmuz 2011 sabahı Avrupa ve dünya bir kâbusa uyandı.

Anders Behring Breivik adlı “iyi eğitim görmüş ırkçı bir aryan”, iktidardaki Norveç İşçi Partisi (DNA) Gençlik Kolları üyelerinin eğitim gördüğü Otoeya adasına geçerek soğukkanlı bir şekilde 68 genci silahla vurarak katletti. Avrupa tarihinin en korkunç katliamını gerçekleştirdi. Kendisine soranlara yaptığının “zalimce görünse de Avrupa"nın çokkültürlülüğe, göçmenlere özellikle de İslam"a ve Müslümanlara karşı uyanması için gerekli” bir eylem olduğunu ifade etti.

Aynı kabus, 15 Mart 2019'da Yeni Zelanda'da tekrarlandı. Bu kez hedef Cuma namazı kılan müslümanlardı. Yine bir aryan ırkçısı olan saldırgan Brenton Tarrant yayımladığı manifestosunda 2011 yılında Norveç katliamının faili Anders Behring Breivik'ten ilham aldığını belirtti.

Her iki saldırı da Çağdaş Avrupa Projesi’nin ve küreselleşme sürecinin temelindeki “bireyselci ve çoğulcu” değerleri hedef alıyor.

Breivik ve Tarrant da kanlı eylemleriyle, korkutulmuş kitlelerin kurtuluş için aşırı ulusalcı ve ırkçı odakların kucağına koşmasını, bireyciliğe ve çoğulculuğa, sivil hak ve özgürlüklere arkasını dönmesini, ötekine düşmanca duygular beslemesini beklemektedir. Zira, katliama duyulan “öfke” çabuk sönse de ruhlara sinen “korku”nun aşılması uzun zaman alacaktır. Böylece, küreselleşme ve barış karşıtı odaklar, Avrupa’yı çokkültürlülüğe kapatma eğilimini destekleyecek, içerde ve dışarda sorgusuz sualsiz operasyonlar yürütebilme fırsatı bulacaktır.

Breivik’in de Tarrant’ın da kavram dünyasında ötekileştirilenler, “Müslüman göçmenler”dir. Norveç İşçi Partisi’ne (DNA) göçmen ve Müslümanlara insan olarak yaklaşmanın bedelini ödetmiştir.

Türkiye’de ise “öteki” bazen “komünist” bazen “bölücü” bazen de “mürteci”dir. Keza; “kamusal alan”a karşı “özel alan”ı savunan tüm “sivil toplum” unsurları, “sivil hak ve özgürlük savunucuları” dahi tehdit olarak fişlenebilmiştir bu ülkede. Her darbe sonrasında ve 28 Şubat sürecinde de Batı Çalışma Grubu eliyle ötekilerin devletten tasfiye süreci acımasızca uygulamaya konmuştur. Ulus devlet organları, kurumları ve politik toplum tarafından beyinleri yıkanmış, korkutulmuş toplumsal kesimler, dönemin militer güçlerince “ötekileştirilen” toplumsal kesimlere saldırtılmıştır. Dönemin yargısı da bu hukuksuzluklara çanak tutmuştur. En büyük kitlesel kıyımın ve yıkımın ihale edildiği FETÖ Terör Örgütü’nün yargısal ve askeri güçleri istismar ettiği darbe girişimleri ise demokratik hükümetin sağlam duruşu ve sokaklara dökülen halkın canı pahasına direnişiyle önlenebilmiştir.

Velhasıl.. Modern ulus devlet kurumları, bizatihi şiddet üretme ve uygulama potansiyeline sahiptir. Bu potansiyelin zalim darbeci ellerde yokedici amaçlar için kullanıldığı, Türkiye ve dünya deneyimleriyle sübuta ermiştir. Demokratik bir hükümetin en büyük düşmanıdır şiddet ve görüldüğü yerde ezilmelidir. Şiddeti hoşgörenlere ve alkışlayanlara da, siyasi eğilimi ne olursa olsun, asla prim verilmemelidir.

Nitekim TBMM 23 Nisan Özel Oturumu’nda TBMM Başkanı Sayın Mustafa Şentop ve AKParti Grup Başkanvekili Naci Bostancı’nın şiddeti kınayan açıklamaları çok yerinde olmuştur.

Bu noktada, şiddetin ve ulus devletlerin kimin çıkarına olduğu da sorgulanmalıdır:

Kanaatimce şiddet, öncelikle, uluslar ve ulus devletler arasındaki çatışmayı, kültürel, dinsel ve dilsel ayrışmayı, düşmanlığı "finansal arbitraj kazancı" için fırsat gören küresel lobilerin çıkarlarına hizmet eder. Özellikle de küresel ölçekte nüfusu düşük, finansal gücü yüksek hiyerarşik toplumsal yapılar; 1638 Finansal (Lale) Krizi’nden bu yana, ulus devletler arasındaki arbitrajdan muazzam kazanç elde etmeye devam etmektedir.

Kaybeden ise sadece ulus devlet vatandaşlarıdır.

Şiddet, korku, ötekileştirme ve ötekileştirilene atılan her yumruk aslında vatandaşın ekmeğinden gaspedilmiş bir parçadır.

Global Peace Index 2018 raporuna göre,şiddeti önlemenin ve sonuçlarını telafi etmenin küresel ekonomiye maliyeti, 2017’de Satınalma Gücü Paritesi’ne (PPP) göre 14,76 trilyon $ yani küresel GSYİH’nın %12,4’ü; kişibaşı maliyeti ise 1988$’dır.

Yumruğu savuran da savunan da ekonominin can suyu olan güven, barış ve huzur ortamının tahrip olmasına, ekonominin ve vatandaşın ekmeğinin küçülmesine, kur volatilitesinin artmasına, enflasyona, yüksek faize, işsizliğe yol açacak; önce ekonomiyi knockout edecektir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Sponsor Bağlantı

İletişim adreslerimiz: ihbar@yeniyuzyil.news ve info@yeniyuzyil.news