Tam bir eğitim çılgınlığı çağında yaşıyoruz. İnsanlar tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar uzun süre eğitim hayatında kalıyor. Eğitime başlama yaşı durmadan aşağı çekiliyor. Bir zamanlar anaokuluna gitmek istisnai ve şaşırtıcı bir durum olarak görünür ve görülürken, şimdi anaokulu öncesi eğitimin şart olduğundan bahsediliyor.

Eğitimde harcanan sürenin artmasının ana sorumlusu gittikçe daha çok insanı yıllar boyunca üretim süreçlerinin dışında tutmamızı sağlamaya yeten bir zenginlik yaratan kapitalizm ve meslekleri formel eğitimle elde edilebilen diplomalar üzerinden lisanslamayı teşvik eden devletçi zihniyet. Bu devletçi zihniyet tek bir tarafa mahsus değil, sağ da sol da, o da bu da, devletçi zihniyette ortak, hatta birbiriyle yarış hâlinde.

Eğitim sektöründe çalışmama rağmen bu formel eğitimi kutsallaştırma ve bireylerin tüm hayatını eğitime adama eğilimi beni rahatsız ediyor. Ancak, konuya ilgim ve konuyla ilgili bilgim genel olmanın ötesine geçmediği için iddialı şeyler söylemekten imtina ediyorum. Biraz da konuşmaktan korkuyorum. Eğitimciler kuvvetli bir çıkar grubu, toplum eğitime adeta tapıyor, bu yüzden, eğitimi eleştirmek bunu yapanın şu veya bu çapta linçle karşılaşması sonucunu verebilir. Linçe uğramak kolay değil. Buna benzer bir durumla tiyatro sanatını ve tiyatrocuları eleştirdiğimde karşılaşmıştım. Bu yüzden temkinliyim. Neme lâzım!

Kafamda bu düşünceler, kalbimde onların yansıması duygular dolanıp dururken, işin uzmanından sâdır olmuş ve erken yaşta eğitime başlatılmanın çocuklara verdiği zararları anlatan hoş bir yazıyla karşılaştım. Bu yazıdaki bazı fikirleri kendi fikirlerimle birleştirerek okuyucuya aktarmak istiyorum.

Kerry McDonald’ın ifade ettiği üzere, bir yıl, çocukların hayatında, olgunluk çağındaki insanlardan farklı olarak, çok şey fark ettirir. Bir yaşındaki çocuk ancak yürüyebilirken, iki yaşındaki sağa sola hamle eder, dört yaşındaki daima hareket halindedir ve sorular sorar, beş yaşındaki ise oturup anlatılanları dinleyebilir.

Tüm dünyada, özellikle de refah seviyesi yüksek ülkelerde okula başlama yaşı mütemadiyen düşüyor. Bu, çocukların öğrenmesi gereken şeylerin artması ve belki de öğrenme kapasitelerinin üstüne çıkması anlamına geliyor. ABD’nin rakamlarına bakalım: 1998’de öğretmenlerin % 31’i çocukların okumayı anaokulunda öğrenmesini beklemekteydi. 2010’da bu oran % 80’e çıktı. Erken okur olmanın iyilikten çok zarar yaratabileceğini gösteren çalışmalar olmasına rağmen, çocukların anaokulunda okumayı öğrenmesi ve hızla iyi okuyan okuyucular hâline gelmesi isteniyor.

Profesör Nancy Carlsson-Paige ve ekibi Reading in Kindergarten: Little to Gain and Much to Lose (Anokulunda Okumak: Kazanacak Az Kaybedecek Çok Şey) adlı raporlarında çocuklara gelişme seviyeleri ve öğrenme ihtiyaçları ve kültürleriyle uyumlu olmayan eğitim tecrübeleri yaşatılmasının onlara yetersizlik, kaygı ve karmaşa duygularının gelişmesini de kapsayan zararlar verdiğini belirtmekte. Ne yazık ki, erken okula başlatmanın çocuklara verdiği zararlar eğitim sisteminin problemi yerine çocukların problemi olarak görülüyor ve çocuklara daha fazla müdahalenin, yüklenmenin gerekçesi ve aracı kılınıyor. Öğretmenleri dinlemeyen, sandalyelerinde oturup hayal kuran çocuklara dikkat eksikliği ve hiperaktivite etiketleri yapıştırılıyor.

ABD’de Centers for Disease Control and Prevention adlı kuruluş dört ile on yedi yaş arasındaki çocukların 2003-2004’te % 11’ine dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) teşhisi konduğunu, bu oranın 2011-2012’de % 42’ye yükseldiğini rapor ediyor. Bundan daha da kötüsü bu teşhisin konulduğu öğrencilerin üçte birinin altı yaşından küçük  olması.

McDonald’a göre bu sürpriz değil. Suni öğrenme çevrelerine yerleştirilen, ailelerinden uzun zamanlar için ayırılan ve standardize edilmiş, test temelli bir müfredata uymaları istenen öğrencilerin bunu kaldırması zor. Başka araştırmalar da benzer sonuçlar veriyor. Başarısız olan çocuklar değil, onların çok erken yerleştirildiği okullar. Okula çok erken yaşta başlatılan çocukların DEHB ile teşhis edilmesi ihtimâli, sınıflarındaki daha yaşlı arkadaşlarınınkine nispetle daha yüksek. Bu tespit Harvard Üniversitesi araştırmacıları tarafından da doğrulanıyor.

Aslında velilerin ne olup bittiğini bilmek için araştırmacıların raporlarına ihtiyacı yok. Anne-babalar beş yaşındaki çocuk ile altı yaşındaki çocuk arasındaki farkı iyi bilir. Bu yüzden, çocuklarının okula başlama yaşı hakkında velilere söz hakkı tanınması gerekir. Ancak,  dünyadaki eğilim tersine. Siyasî otoriteler kendini bu konuda tek yetkili görüyor. ABD’de New York şehri anaokulu öncesi programını üç yaşındaki çocuklara uzattı. Türkiye’de de durum aynı. Devlet eğitime başlama yaşını daha da aşağı çekmek için var gücüyle çalışıyor ve bununla övünüyor. Veliler ise sessiz. Başka birçok konuda konuşan sivil toplum kuruluşları var ama bu sorunla ilgilenen STK yok. Eğitimle ilgili STK’lar bazen devletten bile daha baskıcı bir profil çiziyor.

Eğitim önemli olabilir, ama eğitimin çocukluk çağını yiyip bitirmesine izin vermemek gerekir. Çok erken yaşta eğitime başlatılan çocukların muhayyel kazanışları kadar fiilî kayıpları ve zararları üzerinde de durmalıyız. Erken okula başlatılmadan zarar gören çocuklar yarının yetişkinleri oldukları zaman hem kendileri daha ağır sorunlarla karşılaşabilirler hem de toplum için ağır sorunlar yaratabilirler.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İletişim adreslerimiz: ihbar@yeniyuzyil.news ve info@yeniyuzyil.news