Ekonomik kriz çığırtkanlığının teorik temelleri Marksist Ekonomi Politik ve Keynesyen Makroekonomi’dir.

Buna göre ekonomik krizler, kapitalist sistemin bünyesel çelişkilerinin sonucu olup serbest piyasa dinamiklerinin ekonomik krizleri bertaraf ederek makroekonomik dengeleri kendiliğinden tesis etme potansiyeli de yoktur. Bu nedenle hükümetin ekonomiye müdahalesi ve planlama gerekir. Hükümetin ekonomiye müdahalesi de maliye politikası ve kamu harcamaları kanalıyla olmalıdır. Kamu harcamaları da vergilerle ve özellikle de borçlanma ile finanse edilmelidir. Keynes’in meşhur önermesine göre “borç, reel gelir yaratır!”

Bu önermeye, demokratik oy baskısı altında günü kurtarmaya çalışan zamane politikacıları, mutluluk gözyaşları içerisinde, “Artık hepimiz Keynesyeniz!” diyerek biat etmiş; yine Keynes’in ifadesiyle ekonomistlerin zihinsel kölesi olmuşlardır. 1945 sonrası demokrasilerde karma ve planlı ekonomi modelinin uygulanmasının ve ithal ikameci sanayileşme stratejisinin kaynağında, borçlanmayı bir reel gelir kaynağı olarak gören Keynesyen Makroekonomi vardır.

Lakin, “borç reel gelir yaratır” önermesinde çok önemli bir açık vardır: Bu borcu kim ve ne zaman ödeyecektir? Keynesyen planlı ekonomi, müdahale ve borçlanma taraftarları ve politikacılar bu sorudan bilinçli olarak kaçmıştır ve kaçmaktadır. Neticede bu borçlar uzun dönemde ödenecektir. Keynes’in yine meşhur önermesiyle, “uzun dönemde de herkes ölmüş olacaktır!”

Böylece, borçlanan nesillerin “yediğini” gelecek nesillerin “ödemesi” üzerine kurulu bir ekonomi politik sistem teşekkül etmiştir. Bu da demokratik oy baskısı altında “oy maksimizasyonu” arayışındaki politikacılar eliyle “kamu borçlarının ve harcamalarının” keyfi politikalarla çığ gibi artmasına yol açmıştır. İthal ikamesci sanayileşme stratejisi gereğince yurtiçi talebi yüksek tutmaya yönelik yüksek bütçe açıkları talep kanalıyla enflasyonu körüklemiş, talep kaynaklı enflasyon ekonomilerin uluslararası rekabet gücünün azaltarak dış ticaret açıklarına ve cari açığa yol açmış bu da devalüasyonu getirmiştir. Böylece ekonomiler bir enflasyon-devalüasyon sarmalına girmiştir. Buna da “ekonomik kriz” denmiştir. Ancak bu süreç sonsuza kadar sürmemiş ve ekonomiler 1970’lerden itibaren stagflasyon duvarına çarpmıştır. Yani yüksek işsizlik ve yüksek enflasyon. İşsizlik ile enflasyon arasında ters yönlü bir ilişki olduğunu varsayan ve işsizlik oranının düşürülmesi hedefine odaklanan Keynesyen mutabakat çökmüştür.

Sonuçta; kamu borçlanmasının reel gelir yaratamadığı, uzun dönemin çok da uzak olmadığı, borcu da gelecek nesillerin değil borçlanan nesillerin ödemek zorunda kalacağı acı bir şekilde tecrübe edilmiştir.
1970’lerden itibaren özellikle de Parasalcı ekonomistlerin önerileri doğrultusunda maliye politikasının yerini para politikası almış, ekonomi politikası karar sürecinde politika otoritesinin keyfiyetine son verilerek “kurallar” konmuş, para otoritesi olan Merkez Bankaları’nın bağımsızlaştırılması ve işsizlik yerine fiyat istikrarına odaklanması politika hedefi olarak belirlenmiştir.

Avrupa Birliği’nin ekonomik anayasası niteliğinde olan Maastricht Kriterleri de bu kriterlere dayanmaktadır. Şöyle ki; Masstricht kriterlerine göre bir üye ülkenin “kamu borcu GSYİH’nın %60’ından, genel devlet açıkları %3’ünden, enflasyon oranı da toplulukta fiyat istikrarı bakımından en iyi performansa sahip üç ülkenin yıllık enflasyon oranları ortalamasının 1,5 puan fazlasından yüksek olamayacaktır.”

Böylece ekonomi yönetimi sadece ulusal politika otoritelerine ve bürokrasiye bırakılmamış; ulusötesi kriterlere bağlanmak suretiyle ekonomilerin kırılganlıkları azaltılmaya ve stagflasyon riski önlenmeye çalışılmıştır.

Sonrasında tüm dünyada “kamu borçlarının GSYİH” içerisindeki payı düşerken şirketlerin ve hanehalkı borçlarının GSYİH içerisindeki payı artarak artmıştır. Nitekim günümüzde ekonomilerin kırılganlıklarının temel nedeni olarak, şirket ve hanehalkı borçlarının yüksekliği gösterilmektedir. Bu gelecek yazımızın konusudur. Bu yazının temel konusu ise Türkiye’nin kamusal mali verilerinin ekonomide kırılganlığa işaret edip etmediğinin tespitidir.

Kriz çığırtkanları, sürekli olarak kamu mali dengesinin bozulduğunu, bütçe açıklarını, kamu borçlarının ve hazine garantili borçların yüksekliğini vurgulamaktadır. Oysa, kamu mali verileri incelendiğinde bu iddiaların gerçekdışı olduğu açıkça görülmektedir.

Şöyle ki; Türkiye genel devlet açığında, küresel kriz yılı olan 2009 hariç, son 14 yıldır Maastricht Kriterini sağlamaya devam etmiştir. 2010-2018 döneminde genel devlet açığının GSYH’ye oranı ortalama yüzde 1,2 olmuştur. Bu oran OECD ülkelerinde ortalama yüzde 4,4, gelişmekte olan ülkelerde ise ortalama yüzde 2,9 olması beklenmektedir.

Türkiye’nin kamu borç yükü de küresel ölçekte oldukça düşük bir seviyededir. Son sekiz yılda kamu borç stokunun GSYH’ye oranı OECD ülkelerinde ortalama yüzde 108, Avro Bölgesi’nde yüzde 88,2 ve gelişmekte olan ülkelerde ortalama yüzde 42,3 olmuştur. Buna göre Türkiye’de kamu borç yükü, gelişmiş ülke ortalamalarının yaklaşık dörtte biri kadarken gelişmekte olan ülkelerin (GOÜ) ortalamasından da yaklaşık 11 puan daha düşüktür. Şubat 2019 verilerine göre kamu kesiminin toplam borç yükü 1.126.210 milyon TL, Kamu Dış Borç Stoku ise 96.412 milyar dolar’dır. Kamu Net Borç Stoku’nun GSYİH’ya oranı, 2018/3. Çeyrek itibarıyla %13,7;  Türkiye’nin Net Dış Borç Stoku’nun GSYİH’ya oranı %34,4’tür. Çığırtkanların dillerinden düşürmedikleri Hazine Garantili Dış Dorç Stoku da 2018 3. Çeyrek itibarıyla 13.935 milyon ABD doları olup bunun sadece 3.246 milyon doları özel sektör borcudur. İlaveten, kamu borçlarının vadesi önceki dönemlere göre uzamış olup halen ortalama vade süresi ise iç borçlarda 3,7 yıl dış borçlarda ise 9,3 yıldır. Üstelik 2018 yılında değişken faizli borçların oranı azalarak sabit faizli borçların oranı artmıştır. Bu oranlar ve süreler yönetilebilir niteliktedir. 

Sonuç olarak; Maastricht Kriterlerine göre kamu borcu ve açıkları, ekonomide kırılganlığa yol açabilecek risk sınırlarının çok altındadır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İletişim adreslerimiz: ihbar@yeniyuzyil.news ve info@yeniyuzyil.news