İtiraz etmek, kendi varlığını idrak etmek demektir. Varlığın idrak edilmesi, doğal olarak eski varlığın itirazına dayanır. İdrak ettiğimiz her şey, eski mananın, eski meşru bağlam içinden tecrit edilmesi demektir. Tecrit bu durumda olumsuz bir anlam yüklenmez; tam tersine, eski mana bağlamının yorum vasıtasıyla, yeni mana dünyasına intikali demektir. Manayı eski bağlamından soyutlamadan, onu yeni bağlam içinde güvenilir bir yere koymadan, itiraz hakkımız kullanamayız. Bu yanıyla itiraz, mana dünyasının değişimiyle sonuçlanan, ciddi bir iştir, kişisel hezeyanlara indirgenemez. Aklın ve ahlakın üstünlüğüne dayanmayan hiçbir tepki, itiraz mertebesinde itibar görmez.

 Aslında, idrak olmadan itiraz olmaz ve itiraz olmadan da kendi sesimizi bulmak söz konusu bile olamaz. İdrak tarafından beslenen bir itiraz, kendi sesimizi bulmamıza yardımcı olur. İtiraz etmeden hiç kimse o büyük ve tek tip kalabalıklar arasında kendi sesini bulamaz. Sesimiz, anlam dünyamızın yegane işaret fişeğidir. Sesimiz, bedenimizi diğer bedenlerden ayıran en belirgin farklılığımızdır.

Ahlaken kendi sesimizi bulma ve insanlara, kendi seslerini bulmaları için ilham vermek gibi, bir sorumluluğumuz olduğuna inananlardanım. Toplumsal hayatımızın sağlıklı bir bünyeye kavuşması için yapılması lazım gelen en elzem işlerden biri de budur. İtiraz edip sesimizi bulacağız ve biz bunu yaparken ötekilerinde seslerini bulmaları için onlara ilham olacağız. Birbirimizi duymanın, birbirimizle ortak hareket etmenin başka da yolu yok.

Bütün bu genel doğrulara rağmen, itiraz ve itiraz kültürünün toplumsal genlerimizde bir dip not olarak bile yer almadığının bilincindeyim. Siyasi ve kültürel tarihimiz bir biat etme tarihidir. Biat edenin makul görüldüğü, söz dinleyenin itibar kazandığı, sırf bağımlılığını itiraf edenin baş tacı edildiği bir kültürel dokudan, kolayca itiraz sesleri gelmez. Gelse bile, böyle cılız olmasına rağmen ve öyle bir şiddetli tepki ile karşılaşır ki, soluğu Fizan da alır.

Sanki hayat bir hatalar oyunuymuş gibi, hata yapmaktan ödümüz kopar. Oysa ilim ispat etmiştir ki, en çok korkan, en çok hatayı yapandır. Korku, hatanın en acımasız nedenidir.

Günlük lügatımızda yer alan ‘’ korkunun ecele faydası yoktur’’ lafının şahaneliği bile, bizi teskin etmeye yetmez. O nedenle korkularımızın idrak etme süreçlerimizi bir fare gibi kemirip işlevsizleştirdiğini söylemek abartı sayılmaz.

Bir parça korkunun çok gerekli olduğunu biliyorum. Hatta bir adım daha öne çıkarak akıllı insanın korkmayı bilen insan olduğunu da biliyorum. Ama bildiğim bir diğer şey ise korkular ile yaşanamayacağıdır. Akıllı insan korkmayı asla aklından çıkarmaz ama zamanla da durumu idrak ederek korkmamayı öğrenmesi lazım gelir.

Seramik vazoda büyüttüğümüz orkide gibi, korkularımızı büyütmemeliyiz.

Ben korkusuz, gözünü kan bürümüş insanlardan söz etmiyorum. Böyle insanlara ihtiyacımız yok. Daha çok ve kesinlikle, korka korka itiraz edebilen insanlara ihtiyaç var.

İtiraz etmek elbette bir erdemli davranıştır; çünkü her itiraz beraberinde bir hakkın koruyuculuğunu ve savunuculuğu getirir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İletişim adreslerimiz: ihbar@yeniyuzyil.news ve info@yeniyuzyil.news