Geçtiğimiz günlerde İran İslam Devrimi’nin 40. Yılı kutlandı. Aslında İran İslam Devrimi hakkında yazmaya niyetim vardı ancak ertelemiştim, Oğuzhan Asiltürk’ün devrimle ilgili açıklamalarını okuyunca konuyu tekrardan gündemime almaya karar verdim.

İran, Farsi devletli geleneğiyle, mezhebin ve etnisitenin harmanlanmış hali oluşuyla, Hz. Ali evlatlarının şehit edilmesi yasının oluşturduğu protest yapısıyla Şiiliği, bir mezhep olmaktan çok daha ileri götürmüş, resmi ideoloji haline getirmiş bir ülke.

Türkiye’de 80’lerdeki İslamcıların İran Devriminden etkilenmesi, ülkedeki Anadolu dindarlığının fazla siyasi bulduğu için mesafeli olması, laik seküler kesimin ise kâbus gibi gördüğü, özellikle Suriye Savaşı’ndan sonra elini vicdanına koyan herkesin ciddi rahatsızlık duyduğu birkaç İran tanımı var, bu tanımların hepsi doğru ve evet bu tanımların hepsi yanlış. Hayır ifadelerimde paradoks yok, mevzu İran ise, tanınan İran kadar kendini tanıtan İran’ın da bunda payı var ve kestiremeyeceğiniz kadar pragmatik bir devlet geleneğine sahipler. Henüz kimsenin aklına gelmezden evvel, devrim sonrasında Azerbaycan-Ermenistan arasında savaş devam ederken Ermenistan ile hiçbir ortak bağı olmayan ancak Azerbaycan ile birçok noktası olan İran, devrim ihracı, devrimin yayılmasına kimse engel olmasın diye Azerbaycan’a karşı Ermenistan’a yardım yapmış bir ülke. Saddam ile savaşırken, büyük şeytan dediği Amerika’dan silah almakta beis görmeyen bir ülke, Nusayri Esed ile İran Şiiliğinin hiçbir ortak noktası olmamasına rağmen Esed ile neredeyse “mezhep kardeşiymiş” gibi davranabilen bir ülke…

Gönlümüz, İslam mezheplerinin birlikte olmasından, birbirlerine karşı savaşmamasından yana ancak bu iddia üzerinden politika belirlemek sadece hayal görmek olur çünkü maalesef istemesek de realite bu. Tabi İran denince mevzunun bir yönü Şia, bir yönü İran İslam Devrimi ya da İran resmi ideolojisi… Her ne kadar birbirlerine bağımlı olsalar da konu inceleneceği zaman ayrım yapmak daha sağlıklı bir okuma olur. Dolayısıyla benim yazım İran’ın devrimi, devrim sonrasındaki resmi ideolojisi, devlet politikası üzerine olacak, Şia’yı konuşmak başka bir şey… nasip olur ihtiyaç olursa bir gün de Şia’yı ayrıca yazmaya çalışırım.

79 İran İslam Devrimine Giden Süreç…

İran, devrimden önce Şahlıkla Pehlevi âilesince yönetiliyordu. Rıza Şah ve oğlu dönemlerinde İran’ın çok ciddi ekonomik eşitsizlik sorunları vardı, İran gibi etnisiteye, mezhebe bağlı milliyetçi tutumun yoğun olduğu, toplumun bir kesimini dindar kişilerin oluşturduğu ortamda, Şah hem baskıcı seküler bir rejim hem de İran petrolünü Batı’ya peşkeş çekecek kadar sömürgeciler ile yakın ilişkileri olan bir yönetim uygulamaya çalışıyordu. Şah, Ak Devrim dediği halktan kopuk, tepeden inmeci devrimleri hayata geçirmeye çalışıyordu. Böyle bir durumda toplumun tüm kesimleri Şah Rejimine karşı ortak bir tutum içerisindeydi. Halkın en önemli tepkisi 1953 yılında ABD ve İngiltere destekli bir darbe ile İran petrolünü millileştirmeye çalışan Başbakan Musaddık’a yapılan darbeye karşıydı. Tabi Şah Rejimi de boş durmuyordu, tutuklamalar, sürgünler, SAVAK ajanlarının işkenceleri, dışarıdan destek alıp kendi halkına baskı uygulama gibi İran toplumunu dönüştürmeyi asla ama asla beceremeyecek hatta toplumu daha da devrimci bir hale getirecek kararlar alıyordu.

İran’daki muhalif sol kesim genellikle TUDEH Partisi etrafında birleşiyordu, dindar kesim ise mollalardan oluşan daha sonra devrimin önde gelen ismi olan Humeyni etrafında toplanıyordu ancak Humeyni tek isim değildi. Ancak önce İran ve Türkiye sürgünleri sonradan Fransa’ya giden Humeyni, yazdığı bildiriler, kasetler eliyle “İslâmi” bir devrimin alt yapısını hazırlıyordu. Diğer yönden Ali Şeriati gibi entelektüeller de devrimin zihinsel teorisini oluşturuyordu. Tabi böyle ortamda mollaları öne geçiren şey, o dönem “cami” merkezli toplantılar yapabiliyor olmalarıydı, kendi özel gelirleri nedeniyle ihtiyaç sahibi kesimlere maddi yardımda bulunarak onların desteklerini alıyorlardı, bir nevi kurumsallaşmaları o dönemin şartlarında diğer muhaliflere oranla daha kolay olmuştu. Devrimden sonra diğer muhalifleri saf dışı bırakarak devrimin tek sahibi olarak kendilerini gösterebilmenin altında yatan nedenlerden birisi de buydu.

Devrim Takvimi 1978

7 Ocak’ta İttila Gazetesinde Humeyni hakkında olumsuz bir makale yayınlandı.

8 Ocak’ta Kum şehrinde makaleye tepki olarak 4000 öğrenci sokaklara döküldü ve sürgündeki Humeyni’nin dönmesi için eylem yaptı.

9 Ocak’ta eylemler sürdü, halk asker ile çatışmaya girdi.

7 Şubat’ta işçiler greve girdi.

19 Şubat’ta halkın Tebriz’de bankaları, sinemaları, meyhaneleri basması üzerine Şah Rıza Tebriz valisini görevden aldı, SAVAK’ı etkisiz kalması nedeniyle kınadı.

20 Mart’ta İngiltere Savunma Bakanı, İran’a gelerek Şah’a silah ve tank satmakla ilgili görüşmeler yaptı.

5 Nisan’da polisler “çok yaşa Şah” diye bağırmayı ret eden iki din adamını öldürdü.

17 Nisan’da İngiltere Savunma Bakanı: ” Şah rejimini destekleyeceğiz; zira Şah devrilirse, İngiltere’nin çıkarları tehlikeye düşecektir ” dedi.

4 Ağustos’ta Şah olayların kötüye gitmesi üzerine SAVAK’ın yetkilerini kısıtlayacağını ve yeni partiler kurulacağını ilan etti.

14 Ağustos’ta İsfahan’da sıkıyönetim ilan edildi.

23 Ağustos’ta Şah’ın bir komplosu sonucu bir sinema dolusu insan yanarak öldü.

7 Eylül’de artık iyice yaygınlaşmış olan gösterilerde halk ve asker yakınlaşmaya başlamıştır. Halk askere çiçekler atar ve ” askerler kardeşimiz, Humeyni liderimiz ” sloganı atmaya başlar.

8 Eylül’de Kanlı Cuma diye bilinen olay gerçekleşti. Halk ve askerin yakınlaşması üzerine, orduda bölünme olma ihtimaline karşı hükümet sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan etti. Ancak binlerce insan yürüyüşe başladı. Jale Meydanı’na gelindiğinde, askerler üzerlerine ateş açtı. Çocuk, kadın, yaşlı binlerce kişinin öldüğü bu olay Kanlı Cuma olarak anıldı.

26 Ekim’de Humeyni her türlü uzlaşmayı ret etti.

4 Kasım’da Şah yürüyüş yapanları kurşuna dizdirdi.

1978 yılı böyle bitip, yıl 1979’a gelindiğinde;

6 Ocak’ta greve gitmiş olan basın, Humeyni’nin emriyle Şah’ın cinayetlerini yazmak için grevi bıraktı.

8 Ocak’ta işlenen cinayetler nedeniyle Humeyni genel yas ilan etti. Aynı gün Şah’ın askeri ve Başbakan’ı Azhari İran’dan kaçtı.

13 Ocak’ta Humeyni tarafından ilk İslam İnkılap Şurası kuruldu.

16 Ocak’ta Şah İran’dan kaçtı.

1 Şubat’ta Humeyni 15 yıllık sürgünden sonra İran’a döndü.

5 Şubat’ta Humeyni Mehdi Bezirgan’ı başbakan olarak atadı.

11 Nisan 1979’da İran İslam Cumhuriyeti resmen kuruldu.

Devrim Sonrası

Buraya kadar çok sorun göremiyor olabilirsiniz zaten sorunlar da bundan sonra başlıyor. Humeyni her ne kadar “ Devrim Pan İslamist”tir dese de, Humeyni mezhep vurgusu yapmadan tüm dünya Müslümanlarının birleşmesi gerektiğini sözel olarak savunan bir isim olsa da uygulamaya gelince uygulama bundan daha farklıdır. Öncelikle devrimi birlikte yaptıkları kesimler saf dışı bırakılır, klişe ama söylemekte fayda var “devrim önce kendi evlatlarını yer”, kurulan mahkemeler farklı sesleri susturmak için gayrı hukuki kararlar alırlar, devrim ilk başta İran içindeki kesimleri rahatsız etmeye başlar.

Artık Humeyni ve sonrasındakiler için en önemli şey “Devrimin İhracı” meselesi olmuştur. Bugün de hala devam eden bu ihraç meselesi, devrimin başarılı olması için tek yol olarak görülmektedir. Devrim korunması için ayrıca Devrim Muhafızları oluşturulmuştur. Bu iki ideoloji de mezhepçi bir tutum içermektedir, İran Şiiliği temellidir.

Velayet-i Fakih

İran Devrimi’nin İslam’a uygun bir devrim, bir inkılap olduğunu hatta Oğuzhan Bey gibi Asr-ı Saadet’e giden yolun başlangıcı olduğu gibi iddialara cevabı da bu bölümde vermeye çalışayım.

Şiilik uygulama bakımından Ahbari ve Usuli olarak ikiye ayrılmış bir mezheptir.  Ahbariler hukuki meselelerin çözümünde kutsal metinlerin yeterli olduğunu ve içtihada gerek olmadığını savunur. Usuliler ise ortaya çıkacak ihtilaflara çözüm bulmak için “Müçtehit” dedikleri kutsal metin tefsirleri yapabilen din âlimlerine ihtiyaç olduğunu savunurlar.  Usuliler, bu görüş ayrılığından galip olarak çıkar ve “Merci-i Taklit” kavramı oluşur. Böylece halk yığınlarının din konusunda her şeyi layıkıyla bilemeyecekleri ve kutsal metinlerin yorumlanması için bir din âlimine (Merci-i Taklite) ihtiyaç olduğu inancı yerleşir. Velayet-i Fakih kavramı ile Humeyni bu anlayışı değiştirmiştir. Özetle ifade edecek olursam; Humeyni, fukahanın peygamberler ve imamlarla aynı yetkiye sahip olduklarını, Velayet-i Fakihin bütün inananlar üzerinde yetki sahibi olmak anlamına geldiğini, fukahaya itaatsizliğin “Tanrı’ya” itaatsizlik olduğunu vurgulayan bir teori ortaya atmıştır.

Burada daha sayfalar boyunca Kuran-ı Kerim’den âyetler ve hadisler ile hiçbir beşerin peygamberler düzeyinde olamayacağını ortaya koyabilirim yazı fazlaca uzadığı için detaylı olarak bu konuya girmeden, meseleyi de fazla uzatmadan Humeyni’nin Şia’yı bu haliyle bir nevi molla/kişi eline bırakarak sekülerleştirdiğini, laikleştirdiğini söyleyebilirim. Böyle bir uygulamayı savunmak isteyenler varsa elbette savunabilirler ancak hepimizin en büyük örneği, ortak değeri sahabe efendilerimizin ve Peygamber’imiz Hz. Muhammed Mustafa (SAV)’in hatırası olan Asr-ı Saadet’e, İran gibi bahsettiğim birçok olumsuz örneği de barındıran bir devrime benzetme ortaya çıkarsa bu iddiayı da delilleri ile çürütmek görevimizdir.

Hâlâ ikna olmayan varsa, onlara Esed’in zindanlarında tecavüze uğrayan kadınlara, bedenleri param parça edilen çocuklara bakabiliyorlarsa bakmalarını tavsiye ederim. Tüm bu zulmü yapan Esed ve Rusya’ya destek veren, hatta bizzat bunları yapan milisler yetiştiren devrim İran’ını, daha önce de benzer şeyleri yapabilen devrim İran’ını ve onu Asr-ı Saadet’e benzetenleri,  “Savaşta kadın, çocuk, yaşlı ve ağaçlara dokunmayın” diyen Hz. Ebu Bekir merhametinden örnek almaya davet ederim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İletişim adreslerimiz: ihbar@yeniyuzyil.news ve info@yeniyuzyil.news