Okurumla dertleşmeye ihtiyacım var, köşe yazmak ya da yazarlık çoğu kez burada oturan kişinin yazdıklarının, okuru tarafından benimsenmesi süreci olarak anlaşılıyor ama öyle değil tek taraflı değil karşılıklı diyaloga ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum ve okuyucum ile dertleşmeye gerçekten ihtiyacım var…

İnsan neden yazar bilmiyorum ama ben dertten yazıyorum, keyiften yazılmaz emin olun… Ama bu dertler de çeşit çeşit: Derdi boş beleş yazılarla iktidarı överek ikbal sahibi olmak olanlarınki de bir dert… ama benimki biraz daha farklı, toplumda, iktidarda, dünyada, kendimde bir eksiklik gördüğümde dertleniyorum, uykularım kaçıyor, uykuda bile rahat yok; dişlerimi sıkmaktan iki dişimi kaybedecek duruma geldim, üstelik akademideki çalışmalarım devam ettiği için uzun süreli tedavilere ayıracak vaktim de yok, fırsat olunca dağlara ormanlara gidiyorum onun dışında evde okuyor ve çalışıyorum. Bu dert beni yedi bitirdi, bu konuda yalnız olmadığımı da biliyorum az sayıda da olsa bu ülke için dertlenen insanlar hâlâ var.

Dertler her hafta değişiyor, geçen hafta Ehli Sünnet’in ne olduğunu bile bilmeyen, bana ve ülkenin yarısına sorsanız Ehli Sünnet’e, İslam’a en fazla zararı veren, yarım imamın dinden ettiği gibi insanları dinden edenlerin, toplumun ihtiyacı hocaların imajına lüks yaşam merakı, uydurma rivayetleri savunması, sabah söylediği akşam söylediğini tutmayan “o günah, bu haram, şu ilâhiyatlı tekfir edilmeli” diyen felaketlerin, din konusunda oluşturduğu zarara üzülüyordum. Yine aynı hafta içinde bunlara din adına otorite sayılabilecek kurumlardan hiçbir reddiye gelmemesi aksine bunların korunup kollandığının üzüntüsünü yaşıyordum.

Bu haftanın üzüntüsü, fikirlerine katılın katılmayın, Mustafa Öztürk gibi ağır hastalıklarla uğraşırken dahi ilmi çalışmalarına ara vermeyen bir hocanın devlet kurumu Diyanet tarafından hedef alınması… Diyanet gibi bir kurum, FETÖ sonrası toplumda dini cemaat anlamında kırılma yaşanan bir süreçte, hem halkın hem de düşünürlerin ortak fikirleri üzerinden birleştirici bir misyon yüklenmesi gerekirken kişileri isim vererek hedef gösteriyorsa bu da bir üzüntü sebebidir. Şu durumda Diyanet’in yapması gereken, isim adres vermeden halkı bilgilendirmek amacıyla Tarihselcilik fikrini anlatmak, ilmi tartışma şeklinde, mesnetli bir üslupla bu fikre karşı reddiye metni yazmak olmalıydı, Mustafa Öztürk’ü hedef tahtasına oturtmak değil. İsteyince bunu gayet güzel yapıyor, mesela birkaç gün evvel sosyal medyada yapılan yanlışların da sanal değil gerçek olduğunu söyleyerek insanlara hakkı ve sabrı tavsiye eden güzel bir açıklama yapmıştı, yani istenince oluyor.

Aslında İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde ülkedeki birçok değerli hocadan, ilâhiyat eğitimi almış biri olarak, bugün köşemde “Tarihselcilik nedir?”i yazmam iyi olurdu. En azından hocalarıma borcumu ödemiş olurdum ama kimsenin bu tarz ilmi konularla ilgilenmeyeceğini, Tarihselciliği bilmeden tarihselcilere saldırmayı tercih edeceğini düşündüğüm için vazgeçtim. Bir fikriniz olması açısından, ilmi tartışma metodu nasıl olur görülmesi açısından kendimin de, kendisinden ders gördüğüm Hocam Şevket Kotan’ın “Kur'an ve Tarihselcilik” kitabını az sayıdaki meraklı okura tavsiye ederim. Tarihselciliği, Mustafa Öztürk’ün keşfetmediğini, zaten var olan bir düşünce biçimi olduğunu da not ederek.

Benim de Diyanet’e naçizane iyi niyetli sorularım var:

  1. Sn Erdoğan, dinde revizyon gerekli dediğinde ki bu revizyon zaten Tarihselcilerin mottosudur, kimsenin sesi çıkmadı da, Mustafa Öztürk bunları söylediğinde neden hedef tahtasına konuldu?
  2. Diyanet’in çalışanlarının da mezunu olduğu İlâhiyat Fakülteleri mezunlarını yıllardır hakka girerek tekfir eden, Ehli Sünnet düşüncesine uydurma rivayetler ile zarar verenler hakkında da Öztürk için gösterdiğiniz “hassasiyeti” neden göstermiyorsunuz?
  3. Memlekette kuaförler bile eğitimi olmadan saç kesemezken, dini konuda en az beş yıl eğitim almış ilâhiyatlıların değil de hemen hemen herkesin ahkâm kesmesine neden ses çıkarmıyorsunuz?
  4. “Rivayetler uydurma da olsa kabul edin, televizyon izlemek haramdır” diyen “hocaların”, kendi cemaatleri televizyon kanalı açınca “helâl” ya da Sn Erdoğan “uydurma rivayetlerden kurtulalım” dediğinde “uydurma rivayetlerden kurtulalım” diyenlerin dine, alimin duruşuna verdiği zararı engellemek için neden çaba sarf etmiyorsunuz?
  5. Diyanet gibi Müslümanları kendi çatısı altında toplayabilme potansiyeli taşıyan bir kurumun mevcut şartları, konjonktürü değil de Allah’ın emrettiğini gözetmesi gerekmez mi?
  6. Geçtiğimiz günlerde yayınladığınız sosyal medyadaki kul haklarına dikkat çektiğiniz gibi güzel çalışmalarınızın örneklerini arttırsanız daha iyi olmaz mı?
  7. Bu hafta, dört çocuklu, eşini kanser yüzünden kaybetmiş, hasta babasına bakan bir baba, bu ıstıraplara daha fazla dayanamayarak intihar etti, bu dramı konu edinip, insanlarımızın etrafını kontrol etmesinin, yoksulun ihtiyacını gidermenin önemini Cuma hutbelerinde yayınlasanız, her şeyi devletten beklememek gerektiğini, bir komşumuz yokluktan intihar ettiğinde bunun vebalinin hepimizin üzerine olduğunu söyleseniz daha iyi olmaz mı?

Çok canım yanıyor, 7 numaralı soru bu haftamın en büyük üzüntüsü… Medyada “aman iktidar zarar görmesin” diye pek yer almayan, üzeri örtülen bir acının haberi bana ulaştığından beri yüreğim yanıyor. Toplum, medya dikkate almamış olabilir ama şu günlerde en önemli şeyin bu olduğunu düşünüyorum, derdimle dertlenmeniz için yazımın fazla uzadığını bildiğim halde asıl meseleye şimdi dönüyorum.

Türk toplumu cidden yardımlaşmayı seven bir toplum, lakin FETÖ’nün yardım paraları ile terör örgütü kurmasından bu yana pek güven kalmadı. AK Parti, kökeni itibarıyla toplumsal yardım hizmetini kendini şiar edinmiş bir parti. Bu ülke tarihinde belediyelerin, valiliklerin AK Parti dönemindeki kadar yoksula yardım ettiği başka bir dönem yok. Ama bu bencil olan bizleri “Nasılsa devlet yardım yapıyor” diyerek kenara çekilmeye itti. Daha çok alıyoruz, 180 metrekare evimiz küçük geliyor onun kredisi bitmeden 200 metrekarelik eve taşınıyoruz. Çocuklarımıza bir giydiğini bir daha giymeyen ahlâk aşılıyoruz, 50 tane şaılımız var, 51.yi sipariş ediyoruz. Arkadaşımızdan daha fazla almanın derdine düştük, israf etmek bizi korkutmuyor, israfın haram olduğunu unuttuk, 2015 araba eski gibi geliyor, 2018 modeli istiyoruz, araba park etmeye yer, ya da ikinci arabaya ihtiyacımız yokken yenisini almaya kalkıyoruz. Yemen’de açlıktan ölen çocukları düşünmüyoruz. Yoksulluktan ve çaresizlikten intihar edenin babanın vebalini nasıl taşıyacağımızı dert edinmiyoruz.  Annesi zaten ölmüş, babasının da intihar ettiği haberi verilen o dört çocuğu düşünürken hüngür hüngür ağlamıyoruz. Kalplerimiz taş kesmiş…

Ben bu yazıyı yazarken ağlıyorum, yüreğimin içinden geçen acıyla kıvranıyorum, bir garip intihar etmiş, Müslüman bir ülkede kimse engel olmamış gerçeğiyle yüzleşmekten kavruluyorum, Allah’a nasıl hesap vereceğim bilmiyorum. Diyanet, âlimler, cemaatler cenaze üzerinden üç gün geçmesine karşın bu konuyla ilgili toplumun dikkatini çekecek bir mesaj nasıl yayımlamaz, nasıl fetva vermez diye kahroluyorum. Tarihselcilik Müslümanlara zarar vermez ama bir insan yardım edemediğimiz için intihar ettiyse bu tüm Müslümanlara zarar verir bunu çok iyi biliyorum.

Bu dertle dertlenmek beni, bu yazıdan ibret almak okuru, bu dertlere kafa yormak tüm toplumu kurtarır. Etrafımıza gözlerimizi yumup, zekatımızı, kurbanımızı “kurumlara” -ki o kurumların hayır faaliyetlerini çokça desteklerim- verip, iyiliği ve hayrı bireysel olarak tecrübe etmediğimiz için çevremizle bağımız kopuyor, çevremizle bağımız koptukça Rabbimizle bağımız kopuyor…. Bakınız namaz dışında, ki o da diğer ibadetler için kalbimizi hazırlar, ki Cuma namazı da farz ve toplumsaldır, zekat, hakkı tavsiye, hac, yetimi kollama, hak sahiplerine haklarını iade, ahlâksızlıktan uzak durma, hırsızlıktan uzak durma gibi dinin emrettiği şeylerin çoğu toplumsaldır, yani komşusu açken kendisi tok yatan 10 kez umre, 20 kez hac yapsa, bunları da 5 yıldızlı otellerde yapsa kendini “kurtulmuş” saymasın.

Metin Akpınar, işkence gören papağan kadar gündemimizde olmayan, vebali boynumuzda bir intihar vakasına kayıtsızlık ile Öztürk’ü hedef almak arasında bir fark göremiyorum, herkesler Allah’ın emri, ilmin gereği adına din adına konuşmayı bırakmış, işine geldiği konularda fetva vermenin, hassasiyet göstermenin derdine düşmüşse bu göstermelik dertler bizim cennetimize kapı aralamaz cehennemimize ardına kadar açılan bir kapı hazırlar. İşte okurla dertleşmek istediğim budur, derdim derdiniz, derdimiz olur mu?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İletişim adreslerimiz: ihbar@yeniyuzyil.news ve info@yeniyuzyil.news