Son iki-üç asırda bilim ve teknolojide ve onların hayatımızı etkilediği tüm alanlarda büyük ilerlemeler meydana geldi. İnsanlar, şüphe yok ki, eskisinden çok daha iyi şartlarda yaşıyor. Ortalama ömür uzadı. Hastalıklarla mücadelemiz güçlendi. Ulaşım ve iletişim imkânları eskilerin aklının almayacağı kadar hızlandı ve yoğunlaştı. Zenginleştik, yani günlük hayatımızı yaşarken kullanabileceğimiz mal ve hizmetlerin miktarı, kalitesi ve çeşidi arttı. Refah seviyemiz çok yükseldi.

Ancak, bu, tabiatın efendisi olduğumuz ve tabiatı istediğimiz gibi kontrol edebileceğimiz anlamına gelmiyor. Nereden nereye gelmiş olursak olalım, insanların ve toplumların hayatı umut ile umutsuzluk, güven ile endişe, kesinlik ile belirsizlik arasında salınıyor. Zaman zaman yaşanan tabiat olayları bize tabiatın efendisi olmadığımızı hatırlatıyor. Bu meyanda, iklim değişikliklerinin sonuçları da bazen tabiatın adeta efendisi olduğunu zanneden biz insanları yüksek maliyetlerle gerçeğe uyandırıyor. İnsanları mütevazı olmaya, hatalarını görmeye ve düzeltmeye zorluyor.

Bu zorlama yollarından biri sel baskınları. Öteden beridir insanlığın başının belâlarından biri olan sel baskınları, içine girdiğimiz iklim değişikliği sürecinin tesiriyle, artık daha sık vuku bulmaya başladı. Son örneği dün Ordu’da meydana gelen sel baskınları. Karadeniz bölgesi -Samsun- iki sene önce yine bir sel baskını tarafından vurulmuştu.

Evet, tanrısal varlıklar değiliz. Afetleri tamamen önleme gücümüz yok. Ancak, onların tesirini ve dolayısıyla vereceği zararları azaltma yolunda yapabileceklerimiz var. Türkiye acilen bu hususta hareket geçmek zorunda.

Ülkenin hemen her yerinde kurumuş dere yatakları var. Bunların bazıları on yıllardır su yatağı olmaktan çıkmış vaziyete. Ancak, bu, ebediyen öyle olacaklarını göstermiyor. Yüzbinlerce yıl içinde meydana gelmiş alanların özellikleri bir kaç yıl içinde değişmez ve onları biz de değiştiremeyiz.

Nüfusun yoğun olduğu (İstanbul gibi) veya toprağın az olduğu (Karadeniz gibi) bazı bölgelerde dere yatakları izinli izinsiz iskana açılmış vaziyette. Buralarda çeşitli vasıflarda binalar yapılmış,  yapılıyor. Bu binalar hem sağlam zemine oturmadıkları için depremde risk teşkil ediyor hem de su yataklarını işgal etmiş oldukları için şiddetli yağışlarda suyun kendi mecrasında akmasını engelleyerek sel baskını riski yaratıyor veya bu riski azdırıyor. Ordu felaketinde bu durum çok açık şekilde ortaya çıktı. İstanbul’da da adında dere geçen birçok yer (yani eski dere yatakları) kamuya veya özel şahıslara ait binalarla dolu ve şiddetli yağışlarda devamlı sel baskınlarına uğramakta.

İnsan tabiatın yaratıcısı ve efendisi değil. Dere yatağı dere yatağıdır.  Dere yatağı dere yatağı olmaktan çıkmaz, çıkartılamaz. Bu yüzden, tüm ülkede fonksiyonunu kaybetmiş sayılan veya sanılan dere yataklarının durumu tekrar düşünülmek zorunda. Daha açık bir deyişle, ani ve yoğun yağışlar artacağından dere yataklarının ihya edilmesi, açılması ve ıslah edilmesi gerekiyor.

Bu kolay bir iş değil. Çok boyutu var. Ancak kamu ve sivil toplum işbirliği ile hâlledilebilir. Bu yüzden, kamu otoriteleri mahallî halkın ve uzmanların görüş ve taleplerinden de yararlanarak dere ıslah planları yapmalı ve sivil toplum örgütlü ve örgütsüz olarak bu planların hayata aktarılması çabalarına katkıda bulunmalı. Daha doğrusu bu çabalara ortak olmalı. Bunu yapmaya da çok geç olmadan başlanmalı. Aksi hâlde korkarım ağır maliyetleri olan sel baskınlarıyla karşılaşmaya, acı can kayıpları vermeye ve ağır maddi ziyana uğramaya devam edeceğiz.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

İletişim adreslerimiz: ihbar@yeniyuzyil.news ve info@yeniyuzyil.news