Toplumsal hayatımızın birikmiş olan problemlerini çözmek için iktidara talip olmak, iktidar talep etmenin en yaygın ve en meşru sebebidir. Her toplumun kendi tarihsel süreci içinde sorunlar biriktirdiği bilinen bir gerçekliktir. Toplumun daha adil bir yönetime kavuşması ve yöneten-yönetilen ilişkisinin daha çok demokratikleştirilmesi için, toplumun değişik katmanları, bir mutabakat etrafında kenetlenerek bu talebi dile getirirler. Çetin bir seçim yarışından sonra irade sandığa yansır ve bu iradenin temsilcileri de iktidar olarak, toplumun hayatını daha kolay hale getirmek için çaba içine girerler. 

Aslında denklem tam da böyle kurulur ve süreç işlemeye başlar. Her iktidar, demokrasi ve toplumsal refah meselelerini çözme vaadiyle işbaşına gelir. Bunun istisnası yoktur. Hiçbir siyasi güç umutsuzluk vaat ederek, toplumun genel çoğunluğunun desteğini sağlayamaz. Söylemler umut doludur ve yarınlar bugünden daha iyi olacaktır. Peki ama neden bu söylem ve vaatler kesintisiz bir süreç olarak yaşamaz ve iktidar sahipleri kısa bir süre sonra bambaşka mecralara savrulur? 

Bunun bir tek cevabı yoktur. Dolayısıyla bu savrulma, kopuş ve başkalaşma sürecini tek bir bağlam içinde izah edemeyiz. 

Ama bütün dünyada bilinen en tipik neden ‘’güç zehirlenmesi’’ olarak ifade edilir. Ne pahasına olursa olsun iktidar olma arzusu, daha doğru bir ifade ile iktidarda kalma arzusu, bu zehirlenmenin biricik nedenidir. Toplumun ihtiyaçlarına zamanında ve yeterli çözümler üretmeyen iktidarlar, çok kolayca iktidar olmanın imkanlarına sığınarak, daha dar ve daha sert bir politika izlemeye başlarlar. 

İktidarın konum olarak kendini daraltıp sertleştirmesi, her şeyden önce onun toplumla kurduğu bağlarını zayıflatır. Çünkü daralıp merkezileşen her iktidar adımı, toplum hayatının demokratik gözeneklerini yıkar ve bu kılcal damarları işlevsiz hale getirir. Bu durum sadece siyasi alanların daralması anlamına gelmez, daha da ileriye giderek merkezileşip kendi özerk alanlarını da silikleştirip zamanla yok etmesi anlamına gelir. 

Bir iktidarın kendi ilk amaçlarına yabancılaşması olarak ifade edebileceğimiz bu durum, toplumun geriye kalan bütün katmanlarında bu yabancılaşma ruh halini taşır. İktidar topluma yabancılaşır, toplum da iktidara yabancılaşır. Zaten ilk sertleşme emareleri de bu yabancılaşma sürecinde ortaya çıkar. Önce dil ve söylem sertleşir, sonra da icraatlar ve siyaset yapma biçimleri. 

2013 yılından bu yana yaşadığımız şeylerin toplam resmi budur aslında. 2013 yılından bu yana siyasi iktidar hiç bir kriz ve kaos sürecinde toplumun dinamiklerine bağlı olarak pozisyon almadı. Siyasi iktidar öncelikli olarak devlet aygıtı içindeki pozisyonunu sertleştirerek, kriz ve kaosları aşmaya çalıştı. 

Aslında halkın dinamizmine bağlı olarak çözümler bulmanın ve uygulamanın en şahane fırsatını 15 Temmuz’da deneyimlemiş olmamıza rağmen, bu yola itibar edilmedi. 15 Temmuz gecesi bu halk sokaklara çıkarak bedenini tanklara karşı siper etti ve  FETÖ’cü darbeyi Beylerbeyi çöplüğüne gömdü.  Bu muazzam dinamizm neden siyasetin omurgası haline getirilmedi? 

Halkın demokrasiyi canı pahasına savunması neden demokratikleşmenin en temel perspektifi haline getirilmedi?  Bu büyük demokrasi sınavı neden sadece FETÖ’cü cadı kazanına çevrildi. FETÖ’çülükle bu düzeyde mücadele etme imkanı, neden demokrasinin sınırları genişletilerek yapılmadı? Devleti demokratikleştirmek yerine neden iktidarı sağlamlaştırma yoluna gidildi? Devleti demokratikleştirmek en sağlam ve köklü iktidar olma yolu değil mi? 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İletişim adreslerimiz: ihbar@yeniyuzyil.news ve info@yeniyuzyil.news