Ekonomiden hiç söz etmeden ekonominin etrafında dolanmak istedim bugün.

Anekdot, çok tanıdık:

“Pontus’lu Pilatus, İsa’yı öldürmek isteyen kalabalığa şöyle seslendi: “Yönelttiğiniz suçlamalar için hiçbir dayanak bulamadım; Herodes de bulamadı”. Sonra İsa’yı kurtarmak için başka bir yol deneyerek halka şöyle dedi: “Fısıh zamanı sizin için birini serbest bırakmam âdettir. Sizin için Yahudilerin kralını serbest bırakmamı ister misiniz?” Pilatus, soyguncu, isyancı ve katil olarak tanınan Barabbas adlı tutukludan haberdardı. Bu yüzden halka şöyle sordu: “Hangisini serbest bırakmamı istersiniz, Barabbas’ı mı, yoksa İsa’yı mı?” Kalabalık “Barabbas’ı” diye bağırdı. “O zaman İsa’yı ne yapayım?” diye sordu. Kalabalık, “Direğe gerilsin!” diye bağırdı. “Kendi kutsal algılarını, tapınaklarını, ruhbanlarını, ibadetlerini, çıkar ağlarını” korumak uğruna masum bir insanın ölmesini istedikleri için gerçekten utanılacak durumdaydılar. Ve Pilatus, İsa’nın masum olduğunu bile bile, kalabalığın canice isteğini adalete tercih edip bu zulme ortak oldu.”

İbret alınsın diye aktarmadım bu anekdotu aslında.

Tarih, tekerrür ettiğine göre kimsenin bir şeyden ibret alma kaygısı içerisinde olmadığı açık. İnsanlık tarihi, zaten “masumların linç edilmesinin” hikayeleriyle dolu.

Masumiyete saldırının en somut örneklerinden biri de “İfk Vakası”. Çoğumuzun sadece 31. ayet vesilesiyle alakâdar olduğu Nur Suresi’nin 11-16. ayetlerinde masumiyete iftira edenlere ve iftiraya sessiz kalanlara tokat gibi hitaplar var. 16. ayet meali şöyle misal: “Onu işittiğiniz zaman: "Bu konuda söz söylemek bize yakışmaz. (Allah'ım) Sen Yücesin; bu, büyük bir iftiradır” demeniz gerekmez miydi?” İfk Vakası, en kutsal bilinen kişilerin ayaklarını tökezletti. Sıffin ve Cemel safları, Hariciler bu süreçlerde şekillendi. Sonrasına en çirkin ve zalimce cinayetler, sözde en kutsal değerler adına işlendi.  Fitneyle kışkırtılan kalabalıkların “cehaleti, korkusu, öfkesi” tüm masumiyetleri ve masumları, erdemleri ve hakikati pervasızca linç etti.

 “Çoğunluğun çıkarı için bir masumun canı feda edilebilir mi?” sorusuna farklı cevap vermeleri, Hz. Ali ile Hz. Muaviye (Ebu Yezid) arasındaki ictihad farkının ve çatışmanın da  kaynağı oldu. Hz. Ali, “feda edilemez” dedi; “hiçbir kollektif amaç bir masumun kanından öncelikli değildir.”  Ebu Yezid de aksini söyledi ve kamusal amaçlar uğruna her şeyi mübah gördü. Buna bir de “Mülk Allah’ındır!” fetvasını ekledi. Lakin, “Hakimiyet Allah’ın” demekle bu söz arasında “soyutluk ve keyfiyet açısından” bir fark olmadığını gören Ebu Zer bu “akıl oyununa” isyan etti: “Hayır!” dedi “Mülk, müslümanlarındır! Mülke tasarruf eden hesabını önce Müslümanlara vermelidir; sonra Allah’a.” Lakin; Hz. Ali de Ebu Zer de muktedirler eliyle tasfiye edildi. Osmanlı hanedanı içinde tek bir “Ali” yok iken “Ebu Yezid/Beyazıd” adı taşıyan çok sayıda hanedan mensubu olması sizce bir tesadüf müdür tercih mi? Velhasıl, el’an Ortadoğu’da mevcut olan ve Osmanlı’dan miras kalan tüm kurumların ve zihniyetin de temeli, şu Ebu Yezid içtihadı (!): “Kalabalıkların çıkarı için bir masumun kanı feda edilebilir ve mülk Allah’ındır.”

Bu içtihad (!) hakim iken, “dökülen masum kanının ve mülkün egemenlerce keyfi kullanımının hesabını” kim sorabilir ki? Hangi egemen döktüğü kanın ve kamu mülkünü keyfince israfının hesabını halka verir? Hiçbir egemenin Allah’tan başkasına verecek bir hesabı yoktur gayri. Lakin bu, kalabalıkları manipüle eden, sürüleştiren bir “akıl oyunu”ndan ibarettir. Gerisi egemenin insafına kalmış.

Peki; Hz. Hüseyin yasıyla kendini kırbaçlayanların ülkesi İran’da, kalabalıklar karşısında masumların hukuku güvence altında mı? İftira ve kumpas kurbanı masum Şoraya’nın, cellatlarına “Masumiyet, nasıl ispat edilebilir ki?” cevabı izleyenlerin kalbini ateş gibi yakmaz mı?

Hadi bir adım daha ileri gidelim: “Çok iyi köleler, çok kötü efendiler olur.”

George Orwell’in Hayvan Çiftliği, bunu anlatır. “İktidarı ele geçiren domuzlar (bolşevikler), giderek insanlara (önceki muktedirlere) benzer!” En büyük destekçileri, “koyunlar” olur. İlk “sucuk yapılan” da canıyla dişiyle devrim için çalışan, çabalayan, canını ortaya koyan proleter “Boxer”. Hiçkimse yeni muktedirlere karşı Boxer’ın hakkını savunamaz. Zira, kendini sucuk yapan “proleterya diktatöryasını” iktidara bizzat Boxer taşımıştır.  Yeni iktidara karşı proleterlerin haklarını koruyacak, sucuk olmalarını engelleyebilecek bir mekanizma yoktur artık. İktidar dışında bir bilinçlenme, dava ve muhalefet imkanı da kalmamıştır. İktidara karşı en küçük kıpırdanma ve farklılık, olsa olsa “ihanet”tir. Cezası da Snowball gibi sürülmek ve katledilmek. Orwell, bunun bir adım ötesini de, 1984’te anlatır. Artık herkes birbirinin muhbiri ve celladıdır. Tüm kavramlar içeriksizdir. Tüm kurumlar ve mevzuat, sadece Büyük Birader’in anlık çıkarına hizmet eder. “Gerçek Bakanlığı”, bir yalan üretim ve kafadan tarih yazma mekanizmasıdır misal. Keza, “cehalet, güç; özgürlük, kölelik; savaş, barış”tır.

12 Mart döneminin askeri bildirilerindeki “Sayın Muhbir Vatandaş” hitabı benzer bir çarpıklığın yansımasıdır. 28 Şubat gölgesindeki Cumhuriyet Mitingleri’nde “demokrasi için darbe yapma” çağrısı da. Kendine gelince “müddei iddiasını ispatla mükelleftir” nidasını haykıranların “ötekiler” mevzubahs olduğunda “masumiyetini ispat etsin” diyebilmesi de keza.

Game of Thrones söylemiyle, bu dünyayı ayakta tutan iki sütunun, inancın ve tahtın" aynı ellerde toplanması insanlık ve ekonomiler için büyük risk ve tehdit nitekim. İnancın tahta tabi olması kadar tahtın inanca tabi olması da ekonomi ve toplum için büyük risk. Game of Thrones’un, tam da 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi öncesi yayınlanan 6. sezonundaki “Serçeler Tarikatı” ile FETÖ Terör Örgütü ‘nün hiyerarşik ve işlevsel benzerlikleri ile neredeyse aynı dönemde aynı sonu paylaşmaları, bu riskin ve yıkıcı tehditlerinin çarpıcı bir analizi. Bu da bir tesadüf olamayabilir mi? Neyse.. Kutsal metinlerdeki Firavun ve Nemrut dahi inanç/taht bütünlüğü riskinin kişiselleştirilmiş numuneleri. Temelleri “tapınakçılık, ruhbancılık, ibadetçilik” olan bu riskli sistem içinde fetvaların ve yasaların, sair mevzuatın, kurumların ve kurulların yegane amacı iktidarın “can ve mülk” üzerindeki “tekeli”ni ve “keyfiyeti”ni korumak ve kollamak.  Adalet ve özgürlük kısıtlandığında, kalabalıkları doyurmadan bu sistemin sürmesi imkansız doğal olarak.

Cahil ve köle ruhlu kalabalıkların ruhbana ve egemene, inanca ve tahta itaat edip teslim olmayı, güce tapıncı seçmesinin temel nedeni de kendince maliyeti sıfırlayıp hem dünyasını hem ahiretini beleşe getirebilmek sadece. Bu son derece ekonomik ve rasyonel bir seçim. Demokrasilerde bir siyasal partiye “oy” verip/vermeyip dünyasını/ahiretini kurtarma hesabının temeli de bu rasyonellik. Kendi canına ve malına kasteden cani Barabbas’ın hayatını Hz. İsa’ya tercih etmelerinin nedeni de bu beleşçilik

Tarih boyunca tüm kötülüklerin ve zulümlerin kaynağı, bu inanç/taht işbirliği ve beleşçi kalabalıklar nitekim.

Beleşçi kalabalıkları doyuramayan politik iktidarların gücü ve meşruiyeti de zayıflar.

Yüksek işsizlik ve enflasyonun temel nedeni de bu keza.

Lakin bu bilginin pratikte pek bir anlamı ve çözüme katkısı olmadığı da açık.

Zira;  Pilatus’un dediği gibi: “Gerçek, nedir ki?”  

Hele de kalabalıklar bağırırken.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Aytaç 2019-05-17 01:33:27

harika bir yazı daha keyifle takip ediyorum .

İletişim adreslerimiz: ihbar@yeniyuzyil.news ve info@yeniyuzyil.news