Ekonomi, çok güçlü ve genel kabul görmüş analitik araçlara, kavram ve kuramlara sahip bir sosyal bilim dalı.

Kompakt bilgilerin karmaşık matematiksel modeller formatında paketlenmesi nedeniyle dış alemdekiler için karmaşık ve anlaşılmaz bir yönü var. Bütünüyle neokorteksle ilintili denebilir. Bu nedenle ekonomik analiz ve olguların sadece amigdalasıyla karar alan ve korkuyla yönlendirilen bazı kitleler üzerinde gizemli ve ürkütücü bir etkisi olabiliyor.

Bu etkiden istifade etme arayışındaki birileri de özellikle ekonomik verilerin alışkanlıklara dayalı (adaptif/öğrenilmiş veya sabit) bekleyişlere aykırı dalgalanmalar sergilediği dönemlerde ağdalı ahkamlar kesip kitlelerin algısını tahrif ve tahrip etme arayışına girebiliyor.

Bu tür algı tahrip ve tahrifatları hassaten genel ve yerel seçimler öncesinde yoğunlaştığı söylenebilir. Üstelik bu sadece ulusal ölçekte değil uluslararası ölçekte de gözlenebilen bir taktik. Çoğunlukla da aynı küresel ekonomik çıkarlara hizmet eden ulusal ve uluslararası odaklar benzer açıklamalarla ve birbirine de atıfta bulunarak, sözde ekonomik verileri ve grafikleri analiz etme kamuflajı altında kendi soyut ve subjektif yorumlarını, ajitasyon ve provokasyonlarını gerçekmiş gibi kitlelere servis ediyor.

Çeşitli lobiler ve odaklar tarafından maksatlı olarak görsel ve basılı medya vitrinine çıkarılan bu tip ekonomi uzmanları, maalesef kitlesel ölçekte algı tahrifatında başarılı da olabiliyor.

Yazıları ve konuşmalarında bütçe açığı, cari açık, ithalat, ihracat, enflasyon, döviz kuru, tüketici güven endeksi, ÜFE, TÜFE, istihdam, büyüme, çeşitli endeksler vs. sıradan insanların anlamını dahi kavrayamadığı total ölçütleri boca ederek kafaları karıştırabiliyor.

Öyle ki ne demek istendiğini bunca yıllık ekonomi okur yazarı olarak ben dahi ilk dinlediğimde ya da okuduğumda anlayamayabiliyorum. İlk etapta akılda sadece yorum ve yönlendirme tahminleri ve kriz çığırtkanlıkları kalıyor.

Özellikle yaklaşan yerel seçimler öncesinde "çok tekrar edilen yalanların gerçek zannettirilmesi yöntemi"yle seçmen algısını tahrif etmeyi hedefledikleri açık.

Göstermelik ekonomik veri sunumlarını bir kenara bıraktığımızda vitrine çıkarılan bu tip ekonomi uzmanlarının ortak noktasının şu olduğu hemen farkediliyor: "Mevcut ekonomik duruma ve uygulanan ekonomi politikalarına karşı sürekli eleştirel ve kötümser bir dil kullanmaları; kesintisiz kriz çığırtkanlığı yapmaları; felaket senaryoları çizmeleri." Muhtemel bir çözümden söz ettikleri ve ümit verdikleri zinhar vaki değil.

Tamam, kabul ediyorum, ekonomist biraz da kötümser olur. Lakin ekonomistin kötümserliği, kötü niyetli değildir. Olası kriz senaryolarını ve öncü göstergeleri dikkate alarak çözüm üretmeye yöneliktir. Misal benim çalışmalarım; doğal afetlerden organize suça, politik yozlaşmadan rüşvete, ekonominin politizasyonuna kadar muhtemel olumsuzlukların analizine yönelik olduğu kadar çözüm arayışlarıyla da doludur. Dileyen Doğal Afetlerin Politik Ekonomisi (2001), Organize Suç Ekonomisi (2004), Suç ve Ceza Ekonomisi (2004), Türkiye’de Politika, Ekonomi Etkileşimi (2003), Politik Kültür ve Kalkınma (2008) vs. kitaplarıma bakabilir.

Ekonominin ve toplumun önünü açacak bir çözüm önerisi geliştirmek yerine sürekli kötümserlik pompalamaları, her çözüm önerisini ve arayışını da alaycı bir dille hafife almaları, "ekonomi kanser hastası, kemoterapi şart" ya da "evimiz camdan" gibi ekonomiyle alakasız ürkütücü teşbihler kullanmaları bu tiplerin ekonomik olmaktan çok muhalif politik güdülerle, özellikle de faiz lobilerinin vs. odakların güdümünde art niyetle hareket ettiklerinin somut delilidir. Bildiğim ekonomi kitaplarında ve analizlerinde "kanser ve kemoterapi" benzetmelerinin bir yeri ve karşılığı yoktur. Dileyen "Makro Ekonomi-1, Makro Ekonomi -2 ve Ekonomik Büyüme Kuramları" kitaplarıma bakabilir. Ekonomik konularda "kanser, kemoterapi, camdan ev" gibi teşbihlere de yer yoktur.

Ekonomik bir yorumda bu tür kavramların kullanılması, her insanın içinde korku oluşturmayı amaçlayan kötü niyetli bir ajitasyondur.

Üstelik, medyatik bir ekonomi uzmanının "camdan ev" eleştirisinde kamu borcunun azalıp özel sektör borcunun artmasının eleştirilmesinin ekonomi politikası açısından kabul edilir yanı yok. Zira, Maastricht kriterlerinde dahi ekonomik performans, kamu borcuna ve bütçe açığına bağlı olarak ölçülüyor. Türkiye Ekonomisinin kamu maliyesi göstergeleri de çok sağlam. Özel sektör bilançolarını ve riskini yönetmek de kamunun yükümlülüğü değil elbette. Özel sektör iflasları da genel ekonominin değil özel sektörün sorumluluğu. Herkes hesabını kendi aklınca yapar, yanlış hesap yapan da batar. Asıl ekonomik patoloji, yanlış hesap yapanın batması değil batmamasıdır.

Kârlılık ve maliyet hesabı yapamayan firmaların batması elbette ki işsizlik artışına da yol açacaktır. Lakin bunun faturası sadece ve doğrudan ekonomi yönetimine kesilemez. Üstelik bu tür işsizlik geçicidir ve ekonominin dengelenme süreci içerisinde hızla ortadan kalkacaktır. Kriz çığırtkanlarının en büyük problemi, gelecek yazımızda açıklayacağımız gibi, piyasa dinamiklerine ve hızlı dengelenme sürecine ve insan aklına inanmamalarıdır. Bu, artık köhnemiş olan Marksist ve Keynesyen anlayışlardan kalma bir tortudur.

Yanlış hesap yapanın ya da şirket aktiflerini boşaltıp özkaynak yerine krediyle iş yürütmeye çalışanların hesap tutmadığında korunması, kaynak dağılımını bozduğu gibi iş ahlâkını da tahrip eder. Gelir dağılımını da adaletsiz bir şekilde bozar.

Kriz çığırtkanlarının muhtemel asıl amacı, algı yönetimi yaparak kısa pozisyondaki özel sektörün ve bankaların borç yükümlülüklerini kamuya ve topluma yıkmanın altyapısını hazırlamaktır. Nitekim, bazı bankaların kriz çığırtkanlığına paralel olarak, borçlularına kredi yapılandırması teklifinde dahi bulunmaksızın tüm kredileri “geri ödenmeyen kredi (NPL)” statüsüne sokup Kredi Garanti Fonu’ndan (KGF) tahsil etme girişiminde bulundukları ve reddedildikleri medyaya da yansımıştır. Bir kısım medyada kefalet gereğini yerine getirmemekle eleştirilmeye çalışılan KGF’nin bankaların bu kolaycılığını reddetmesi ekonomik açıdan tutarlı ve akılcıdır.

Asıl kriz, özel sektör ve banka borçlarının ve yükümlülüklerinin kamuya aktarılması durumunda kopar. 2001 ekonomik krizinin temel nedeni de budur. Hazine tarafından yapılan hesaplamada, 2001 krizi nedeniyle yapılan ödemeler için piyasadan alınan borçların ödenmemiş olsa Aralık 2011 352 milyar 841 milyon lira olan iç borç tutarı “sıfır” olacağı bulunmuştur.

Nitekim, bu riskin farkında olan kamu mali yönetiminin, bu tür yükümlülükleri üstlenmekten kaçınması ve mali disiplinden taviz vermemesi, rasyonel bir politikadır.

Ekonomik kriz çığırtkanlarının kendinden menkul ve ekonomik akılcılıktan nasibini almamış, halkı korkutmaya ve karar süreçlerini bozmaya yönelik anlamsız teşbihleri ve yorumları, hiçbir dayanağı olmayan kur, faiz ve enflasyon tahminleri ekonomik ve politik aktörler tarafından karar sürecinde dikkate dahi alınmamalıdır. Zira yeni ekonomi literatürü, kehanetlerin ve öngörülerin tutamayacağının ispatları ve gözlemleri ile doludur.

Ekonomi kriz çığırtkanlıklarının ekonomik kavramlardan ve kuramlardan bihaber ve dayanaksız olduğu, izleyen yazımızda çok daha somut örneklerle ortaya konacaktır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İletişim adreslerimiz: ihbar@yeniyuzyil.news ve info@yeniyuzyil.news