“Ekonomi bilimin temeli, psikolojidir!” der John Stuart Mill. Bu tespit, tüketici ve firma gibi mikroekonomik aktörlerin karar süreçleri için olduğu kadar hanehalkı ve firmalar gibi makroekonomik aktörler için de doğrudur.

Bir ulusal ekonomide kaynakların, gelirlerin ve harcamaların alternatifler arasında dağılımı, öncelikle yerli tüketicilerin ve firmaların kararlarına ve sözleşmelerine bağlıdır. Bu kararlar ve sözleşmeler de “beklentilere” bağlıdır.  Buradaki beklentiler, genel fiyat düzeyi ve enflasyonla, dolayısıyla satınalma gücüyle alakalı olup bütünüyle psikolojiktir.

Ekonomi biliminde, “işgücü piyasası”nda sözleşme süreçlerini belirleyen üç farklı “enflasyonist beklenti hipotezi” vardır: Sabit (basit) beklenti, adaptif beklenti ve akılcı (rasyonel) beklenti. Bu beklentiler, tüketici ve firmaların “bilgi edinme” mekanizmalarını tanımlar. Misal; akılcı karar birimi, “şimdi” odaklı; anlık gelişmeleri anında aklıyla takip eden ve algılayan; hükümet tarafından sistematik bir şekilde aldatılması imkansız karar birimidir. Adaptif karar birimi ise “geçmiş”e duyarlı, gecikmeli olarak algılayan ve “deneyimlerinden öğrenen” karar birimidir. Geçici olarak kısa dönemde aldansa da uzun dönemde aldatılamaz. Sabit Beklentili karar birimi ise “şimdi” ve “geçmiş”e kapalı; ne aklıyla bilen ne deneyimlerinden öğrenen; tek bir doğrusu olan; amiyane tabirle “kargadan başka kuş tanımayan”, değişime kapalı bir aktördür. Dolayısıyla da hükümet tarafından sistematik bir şekilde aldatılır ve aldanır.

Bu karar birimlerinden sabit beklentiliyi sistematik bir şekilde aldatmanın (örneğin her yıl aynı oranda enflasyon oranıyla satınalma gücünü düşürmenin) ek bir ekonomik maliyeti yoktur. Adaptif beklentiliyi sistematik yollarla aldatma girişimlerinin ek maliyeti giderek artar. Akılcı beklentiliyi sistematik bir şekilde aldatmak ise mümkün değildir; sistemdışı aldatmanın politikacıya maliyeti ise çok ağır olur.

Keynesyenler sabit beklenti hipotezine dayanır. Yani, politika otoritesi; enflasyonist maliye politikalarıyla, bütçe açıklarıyla işgücünü sistematik bir şekilde aldatarak, reel ücretleri azaltıp bununla işvereni fonlayarak, kazı (işgücünü)uyandırmadan yolarak, uyansa da yasalarla elini ve kolunu bağlayarak, enflasyonist baskı olmaksızın istihdamı artırabilecektir. Uzun dönem (yani işgücünün uyanışı) çok uzaktır; geldiğinde de şimdiki herkes zaten ölmüş olacaktır. Bu çerçevede; “güvenilirlik” gibi bir kaygısı olmayan ve sistematik aldatma yoluyla “işçinin kanını işverene enjekte ederek performans artırmayı”, bu süreçte de işgücünü devletçi kurumlarla ve planlarla (fikren ve bedenen) baskılamayı meşrulaştıran Keynesyenlerin ve sosyal demokratların, bir yandan kumanda ve kontrol ekonomisini savunurken diğer yandan işçi sınıfı taraftarı gibi görünmeleri bana hep ironik ve hatta komik gelmiştir. Bunun en trajik sonucu da stagflasyon olmuştur. Stagflasyonla birlikte Keynesyen mutabakat ve maliye politikalarıyla istihdam artışı devri de çökmüştür.

Paracılar ise adaptif beklenti hipotezine ve para politikasının etkinliğine dayanır. Genişletici para politikası uygulanması durumunda öğrenen işgücü birimlerinin gecikmeli de olsa uyanacağını, reel gelir kaybını farkedeceğini, masaya yumruğu vuracağını ve işverenden kaybın telafisini isteyeceğini öngörür. Velhasıl, uzun dönem hızlı ve şimdiki herkes yaşarken gelecektir. Sistematik aldatma imkanı yoktur. Her aldatma girişimi işgücünün uyanma süresini hızlandıracak ve her aşamada genişletici para politikası dozunun artmasına yol açacaktır. Bunun sonucu da “hızlanan enflasyon”dur. Çözüm, işgücünü aldatmaya, baskılamaya ve kontrole yönelik ekonomik ve politik kurumların tasfiyesi; işgücü piyasasının esnekleştirilmesi; ücretlerin serbest piyasa koşullarına bırakılmasıdır.

Paracıların izinden giden Yeni Klasik Makroekonominin temelindeki “akılcı beklentiler ve esnek işgücü piyasaları” durumunda ise artık politika otoritesinin işgücünü sistematik olarak (her yıl aynı oranda parasal genişlemeyle) kandırabilme ve işverene kaynak aktarabilme gücü yoktur. Politika otoritesinin ekonomiye verebileceği en önemli değer, “güven”dir. Ekonomik istikrar ve fiyat istikrarı da bu “güven derecesi”ne bağlıdır. Güven tam ise sıkı para politikası uygulanması ve hatta bir parasal daralma durumunda, enflasyon oranındaki düşmeye bağlı olarak, işgücünün parasal ücret artışları da hızla buna uyum sağlayacaktır. Bu noktada; politika otoritesinin, duyurularını gerçekleştirme performansı belirleyici önem taşımaktadır. Para politikası otoritesi olan TCMB’nin %14,6 olarak ilan ettiği hedef enflasyon oranını gerçekleştirmesi durumunda TCMB’nin ve genel ekonomi yönetiminin “güvenilirliği” de artacaktır.

Bu açıdan, ekonomide işlerin yolunda gidip gitmediğine dair beklentileri tespit edebilmek için öncelikle “güven endeksleri”ne ve “enflasyonist beklenti” anketlerine gözatmak anlamlı olacaktır. Gelinen noktada; istatistiksel veriler, TCMB’nin ve ekonomi yönetiminin güvenilirliğinin arttığını göstermektedir: TCMB Reel Kesim Güven Endeksi, 2019 Mart ayında %102, 1 oranına çıkmıştır. Buna göre ekonomiye güven, 2010-2017 dönemindeki güven ortalamasını yakalamış olup artış trendindedir. Aşağıda görüldüğü gibi; Tüketici Güven Endeksi de belirgin bir artış eğilimindedir. Keza; Aralık 2018 ve sonrasında yıllık enflasyonun düşüş trendine girmesi ve Gerçekleşen (Cari) Enflasyon oranlarının, beklenen enflasyon oranlarının altında seyretmesi de “güven” artırıcı bir gelişmedir.

İlaveten, 22 Mart 2019 tarihinde dolar kurunda yaşanan hareketlilik ve dolar kurunun hızla düşerek doların TL karşılığının 5,84’lere yükselmesi sonrasında TCMB yönetiminin aldığı önlemler ve TCMB başkanı Sayın Çetinkaya’nın uluslararası rezervlerdeki hareketler konusunda kamuoyunu bilgilendirici açıklamaları sonrası kurdaki yükseliş ve doların TL karşılığının bu yazının yazıldığı an itibarıyla 5,48’lere gerilemesi; “güven”in ekonomi yönetiminde ne kadar önemli olduğunun ve gerek TCMB’nin gerekse ekonomi yönetiminin ekonomiye güven verdiğinin ve güven verme çabası içerisinde olduğunun açık göstergelerinden biri olarak değerlendirilebilecektir.  

Ekonomi yönetiminin ekonomiye güven verme çabası içerisinde olması da ayrı bir güven sebebidir.

Öte yandan; önceki yazılarımda detaylarıyla açıkladığım ve yukarıdaki verilerde de görüldüğü gibi, reel değişkenlerle hiçbir alakası olmayan bu tür kur dalgalanmalarının seçim öncesi spekülasyonlardan kaynaklandığı ve asıl amacın ekonomik olmaktan çok politik sonuçlar almak olduğu yönünde de şüphelerim vardır.  Bir ekonomist ve vatandaş olarak kanaatimce; 31 Mart yerel seçimleri sonrasında siyasal istikrarın sağlanması ve izleyen 4,5 yılda da yeni seçim baskısı olmaması ekonomi yönetiminin “güvenilirliğini” daha da artıracak; tüm spekülatif oyunları da bozacaktır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Sponsor Bağlantı

İletişim adreslerimiz: ihbar@yeniyuzyil.news ve info@yeniyuzyil.news