Keşke " hayır kalamaz, olmaz böyle bir şey" diyebilseydim. Düşüncenin en kayıtsız kaldığı olguların farklılıklar olduğu zaten bir sır değil ve esasen düşünceyi geliştiren ana damarın da bu kayıtsızlık olduğunu söylemek kâhin olmayı gerektirmez. Hemen en başından, önce şu büyük yanılgımızın etrafını kalın kırmızı bir çizgi ile çerçeveye alalım. Gelişen her düşünce iyi, güzel ve yararlı filan değildir. İyi, güzel ve yararlı düşüncelerden daha çok ve belki kural olarak gelişen en baskın düşünceler iyi ve güzel olmayanı temsil eden düşüncelerdir.

Yeri gelmişken kişisel olarak bir büyük yanılgımı itiraf etmeliyim. Düşünce denildiğinde benim zihnimde hep iyi ve güzel olan sahne alırdı. Sanki düşünce hayatı bundan ibaretti. Elbette kötü ve hayatımızı içinden çıkılmaz hale getiren berbat düşüncelerin de farkındaydım; ama bir türlü bu gerici yeni düşüncelerin ortaya çıkışını açıklayamıyordum. Uzun süre sadece karşıtlıklar üstünde, birbirinin antitezi olan fikirleri veri olarak kabul ediyor ve bunu uzun bir mücadelenin ilk basamağı olarak içselleştiriyordum. Hemen her düşünceyi salt hakikat usulleri ile sınırlıyordum. Ama bugün artık çok iyi biliyorum ki, düşüncenin yeniliği ve yaratıcılığı sadece ileriyle, ilerlemelerle sınır değil. Son tahlilde vardığım sonuç şudur; gericiliğin hatta ölüm güçlerinin bile bir olayın yaratıcı gücüne sahip olabilecekleri yeterince açık ve kapak gibi ortadadır. 

Kimi olay, olgu ve varlıkları görebilmek, onların gerçek işlev ve karakterlerine vakıf olmak, anlaşılan, uzun zaman alıyor. Bu ayırımda sanırım benim esasen gözden kaçırdığım merkezi fikir, yıllar önce S. Freud’un Ruh Çözümlemesine Giriş Konferansları'nda söylediği "son tahlilde insan toplumunun güdüsü ekonomik bir güdüdür" sözleridir. Bu veciz cümleyi Karl Marks’tan okuduğumu siz de tahmin edebilirsiniz. Ama bu güdünün toplumsal hayatımızda oynadığı rol ve yol verdiği fikirlerin, sadece ilerlemeye, aydınlanmaya ve toplumsal gelişmeye hizmet ettiğini sanma yanılgısı, bu durumun kendisinden aslında hiçbir şey anlamadığımızı da anlatır. 

Eğer insanlar kendi hayatlarını belirleyen toplumsal süreçlerin bilincinde değillerse -ki bu sorun çok katmanlı- çok karmaşık ve esasen irademize rağmen gelişiyorsa, ona dair arı duru bir bilince sahip olmak neredeyse imkansız hale gelir. İnsan hayatını belirleyen temel süreçlerden biri de ekonomik süreçlerdir ve bu süreçlerin karakteri bıçak sırtı gibi keskindir. Ekonomik temelin herkesin iradesine rağmen şekillenmesi, sanki sorunu çok daha karmaşık hale getirmiyormuş gibi, bir de bu temelin ayrıca bizim bilincimizi de belirliyor olması, hakikaten akli ve ahlaki kapasiteleri zorlayan bir durumdur. Mantık yürütme yolu ile  bu işin üstesinden gelmek ve onu belirleyip kontrol etmek neredeyse mucizelere kalır.

Şimdiye kadar insanlık tarihine çalışma ihtiyacı hakim olmuştur; Freud’a göre bu "katı zorunluluk, haz ve doyum eğilimlerimizin bazılarını bastırmamız gerektiği " anlamına gelir. Her insan, Freud’un tabiri ile "haz ilkesi"nin "gerçeklik ilkesi" tarafından bastırılması sürecini yaşamak zorundadır. Ama bazılarımız ve hatta bütün bir toplum için bu baskı aşırı hale gelebilir ve bizi hasta edebilir. Genellikle bu hemen alınacak hazzı erteleyerek sonunda belki de daha doyurucu bir haz elde edeceğimiz güveni ile yapılır. Ondan elde edeceğimiz bir şey olduğunu düşündüğümüz sürece her baskıya dayanmaya hazır hale geliriz. 

Tıpkı ekonomik süreçlerin bilincinde olmadığımız gibi bu bastırma süreçlerinin de bilincinde değiliz. Aslında doyuma ulaşamayan arzularımızı gönderdiğimiz yere bilinç dışı adını verdiğimize göre kelimenin tanımı gereği, bu olgunun da bilincinde olamayız. Geriye bütün olup bitenlerden bir tek bir şeyler ummak kalıyor. Bir şeyler elde etme düşüncesi,temel yönlendirici olmaya başlıyor. İşte saf düşünce buradan başlayarak ayrışıyor ve her birimiz elde edebileceğimiz şeylerin birer yılmaz muhafızı haline geliyoruz.

Ondan bir şey elde edeceğimiz düşüncesi sadece baskıyı göğüslememize imkan vermez, daha da ileriye giderek, bu baskıya meşruiyet atfeder ve onu normalize etmemizi koşullar. Adına ‘’ yarar ‘’ dediğimiz çıkarlar hem ideolojik olarak bizi şekillendirmeye başlamıştır, hem de ahlak ve etik olarak erozyona uğrayan pratik aklımız sadece kendi çıkarlarımız için elverişli vasıta haline gelmeye başlar. 

Bu durum, ahlak ve etiğin toplumsal hayatımızda oynaması gereken rolü neden oynamadığını daha anlaşılır hale getirir. Karar etiği ve yargı etiğimizin mantık yürütme biçimimiz ile birlikte, adil olmaktan hızla uzaklaşıyor olmasının bir nedeni de galiba aynı durumdur. Elbette diğer insani melekelerimizin de bu durumdan ziyadesiyle etkilenmediğini söylemek epeyce saflık olur. Sevgi belirsizleşir, merhamet körleşir ve vicdan karanlık kuyuların derinliklerinden bir türlü bize ulaşmayı başaramaz. 

Wittgenstein boşuna "yalan söylemek insanların çıkarınaysa bize neden doğruyu söylesinler"dememiştir.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

İletişim adreslerimiz: ihbar@yeniyuzyil.news ve info@yeniyuzyil.news