Sekülerleşme en basit şekilde dünyevileşmeyi, dünyalı olmayı ifade ediyor. Dindarlık daha özelinde Müslüman dindarlık ise bu dünyada bir dünyalı olarak uhrevi olanla bağları kopartmamayı, hayatı uhrevi olan üzerinden şekillendirmeyi, dünya hayatını dinin şekillendirmesini ifade ediyor. Bu tanımlardan yola çıkarsak başlık bir paradoksmuş gibi anlaşılabilir ama ifadem bir paradoks değil maalesef kendi içerisinde paradoksu barındıran bir gerçeği ifade ediyor.

Türkiye’deki Müslüman dindar kesimi, kentli/köylü ya da büyük şehirlerde yaşayan eğitimli, Anadolu’da yaşayan büyük şehirlere görece aldığı eğitim daha az olan şeklinde ikiye ayırabiliriz. Ancak unutmayalım ki hızlı kentleşme, köyden kente göçlerin aşırı artması sonucu Anadolu/köy dindarlığı, kent dindarlığına doğru bir evrimle yaşamıştır, melez bir din anlayışı da ortaya çıkmıştır.

Türkiye’deki Müslüman dindarların serencamına kısaca bakacak olursak, Osmanlı gibi dini sembolleri çok baskın ve güçlü bir imparatorluğun külleri üzerinde kurulan laik, modern bir devletle karşıya karşıya kalındığını, dindar kesimin genel olarak bu dönüşüme olumlu bakmasa da devlete bağlılık geleneği nedeniyle protest, muhalif bir tepki geliştirmediğini, Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile yasaklansalar da tarikat/cemaat gibi yapıların, FETÖ hariç, devlet ile çatışmadığını görürüz. Necmettin Erbakan’ın siyaset sahnesine çıkışı, 1970’lerden itibaren perderpey artan kentleşme ile 1980 Darbesi’nin oluşturduğu şartların; kentli, eğitimli, politize olmuş dindar kesim oluşturduğu da bir gerçek. Ancak bu dönemlerde dindar kesimin ülke çapında genel bir etkinliğinden bahsetmek pek mümkün değil ancak Refah Parti’sinin iktidara gelmesiyle, ülkede dindar kesim gerçek anlamda ülkenin tümüne hitap edecek imkân bulduğu da bir başka gerçek. Ancak daha sonra yaşanan şey ise 28 Şubat Darbesi. Yine bu dönem de dindar kesim hiçbir şekilde terörize olmadan, sivil protestoları aşmadan ve yine bu baskılara karşı meşru siyasi arayışlar ile kendilerine refah ortamı oluşturmaya çalıştığı da bir diğer gerçek. 28 Şubat’ın oluşturduğu baskılar sonrası ortaya çıkan tablo ise 2002’de AK Parti’nin iktidara gelişi.

AK Parti iktidara geldiğinde halkın ve dindar kesimin onayını almıştı ancak halen ülkedeki darbe potansiyeli, ordunun siyasete müdahale etme potansiyeli, dışarıdan gelebilecek tepkiler, sermaye odaklarının laik çevreler elinde toplanmış olduğu gerçeği karşısında ABD ve Avrupa ile uyumlu politikalar izleyeceğini belirterek ve uyumlu politikalar da izleyerek (bknz 1 Mart Tezkeresi) kendisine dışarıdan destek olacak partnerler aramaya başladı. Sonra Anadolu Sermayesine fırsat eşitliği tanıdı. Türkiye’de artan refah ortamı AK Parti’nin dindar olmayan kesimlerden de oy almasını sağladı. Yine AB’ye girmek için AB Uyum Yasaları başlığında AK Parti, azınlık hakları, parti kapatmanın engellenmesi, Kürt Meselesi gibi konularda adımlar attı. Tabi burada başörtüsü yasağını kaldıran AK Parti’nin en son sıraya dindar kadınları koyduğunu, başörtüsü yasaklarının 2012’de kaldırıldığını not düşmek isterim. Geç de olsa çok değerli bir adımdır ancak halen anayasal hak olarak tanımamış olması üzüntü verici bir durumdur.

AK Parti, kurucuları ve ilk destekçileri itibariyle dindar kişilerden oluşan bir hareket olmasına rağmen, laik kesimlerle de iyi ilişkiler geliştirmeye çalıştı onların da desteğini alacak adımlar attı. Tabi bunu yaparken muhafazakar demokrat olduğunu, insan hak ve özgürlüklerini ülkede tahsis etmek istediğini söyledi ve yer yer söylediklerini de hayata geçirdi. Bununla birlikte ülkedeki, orduda baskıcı özellik gösteren bir laiklik, siyasette yine baskıcı bir özellik gösteren laiklikle mücadele ederken “İslamcı” bir söylem geliştirmedi ancak “Kuran okuyan, namaz kılan bir cumhurbaşkanı, namaz kılan askerler, dini gerekleri yerine getiren bir yaşam biçimi tercih ettiğini sık sık gösterdi. Âyet ve hadislere atıf yaparak yapılan konuşmalar, siyaset dilinde hakim oldu. Ancak bununla birlikte hem toplumda, hem dindarlarda hem de AK Parti’de sekülerleşme emareleri görülmeye başlandı, karşımıza çıkan tabloda sekülerleşmiş dindar yığınlar ortaya çıktığını gördük. Türkiye gibi toplumlarda, dönüşümün tavandan tabana yayıldığı düşünülürse, tavanın sekülerleşmes,i tabanın sekülerleşmesine de etki etti, böylece Türkiye’de dindar kesim, yaşadığı tecrübeler sonucunda sekülerleşmiş dindarlar oluşturdu.

Peki seküler dindarlık emareleri nelerdir?

Tüm planları bu dünya, kendi nefsini tatmin etmek üzerine tasarlarken bu tasarının Allah’ı da razı etmek amacı taşıdığını iddia etmektir. 28 Şubat’ın yıldönümünde o dönemdeki baskıları hatırlatırken, 28 Şubat yargısının 22 yıldır içeride bıraktığı insanları yeniden adilce yargılamamaktır, her yıl hac ve umreye gidip Kâbe’ye tepeden bakan lüks suitlerde kalmaktır. Gerçek ihtiyaç sahibine kaşıkla, ihtiyacı olmayana sırf fayda sağlıyor diye kepçeyle dağıtmaktır. Rasulullah (SAV)’in “Kavmiyet dâvasına çağıran, bizden değildir. Kavmiyet uğruna savaşan da bizden değildir. Keza kavmiyet dâvası üzerine ölen de bizden değildir.” demesine rağmen bir çeşit “kavmiyetçi söylem” geliştirmektir. “Asra yemin olsun ki! İnsan hüsrandadır, ancak hakkı ve sabrı tavsiye edenler istisna” âyetine rağmen, hakka davet edenleri “hain” ilan etmektir. Dindar sekülerleşmesi, “Kendin için istediğini din kardeşin için istemedikçe gerçekten iman etmiş sayılmazsın” kaidesine rağmen sırf kendisine dalkavukluk yapmadığı için din kardeşini, Mekke Müslümanlarını şiirle hicvederek onlara zarar veren şairler gibi bir üsluba sahip tetikçi trollerce linç ettirmek, perde arkasından izlemektir. Dindar sekülerleşmesi, dünya istikbalini ahiret makamına tercih etmek ama bu istikbali güya Allah’ı razı etmek amacıyla hedeflediğini söylemektir. Dindar sekülerleşmesi “Kıyamet, iş ehline verilmediği zaman kopacak” diyen Peygamber (SAV)’in adını ağızdan düşürmeyip, makamı ve mevkiyi ehliyet sahibine değil adaletsizce hak etmeyene vermektir. Dindar sekülerleşmesi, dindar olduğunu iddia edip, nefsini bir kez bile sigaya çekmemektir. Dindar sekülerleşmesi, helâl şarap, helâl disko gibi özenti icatlar peşinde koşmaktır. Dindar sekülerleşmesi, haksızlığı, hukuksuzluğu, yanlışı bile savunabilecek kadar gözlerin dönüş olması, bu gözü dönmüşlüğün altında halen kendini dindar zannetmektir. Dindar sekülerleşmesi, din bir anlamıyla vicdanken vicdanı susturabilmenin yollarını bulup hâlâ kendini dindar zannetmektir. Dindar sekülerleşmesi, camilerde saflar dolmuşken bile en ufak bir işini gördürmek için sıraya girmek yerine falanca ahbabını arayıp “torpil” yaptırmanın kul hakkı olduğunu unutmuş bir topluma bakıp bu tablo karşısında üzülmemek bu tabloyu savunmak demektir.

Ez cümle; “Kalbim temiz olsun gerisi hikâye” diyenlerden değilim. Dinin emirleri ortada, namazdan, giyimden, helal yemekten, gönül kırmamaktan, kibirlenmemekten bahsediyor, dindarlığın bir fiili/şekli bir de ahlâki boyutu var, şekli boyutu tamam ama ahlâki boyutu oldukça yara almış durumda, işte dindar sekülerleşmesi dediğim şey tam olarak budur: Şeklen mevcut, manen olmayan bir dindarlık biçimidir ki biz Türkiye dindarlarının bugünkü çetin imtihanı da budur, beka sorunumuz da burada yatmaktadır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İletişim adreslerimiz: ihbar@yeniyuzyil.news ve info@yeniyuzyil.news