Söyleyip yazdıklarıma ne kadar dikkat edersem edeyim ya da ağzımdan çıkacak her cümleye ne kadar özen gösterirsem göstereyim, son günlerde her yazdığımın sonunda gider bir ahlak duvarına çarparım ve sersemleyerek geri dönerim. İçinde sanki orta çağdan kalma bir ahlakçı oturmuş ve zihnimde ahlaki olandan başka hiçbir şeye yer bırakmayacak kadar, o oranda sert ve otoriter bir üslupla, her konuyu mutlaka ahlak ve onun etik sonuçlarıyla sınıyor. Siyasal olan her şey ile kişisel olan her şey arasında mutlaka bir bağlantı arayan ve siyasi olan ile kişisel olanı bir çıkar dürtüsü içinde değerlendiren, bu görünmez şahsiyetten yakamı bir türlü kurtaramıyorum.

Ne oldu da siyasi olan şeyler ile kişisel olan şeyleri bu kadar iç içe düşünür olmaya başladım. Neden siyasi olanları, siyasetin doğal mecrasından koparıp, sadece siyasete dairdir söyleminden bu kadar uzaklaştım. Ya da kişisel olanı ne bu kadar siyasi olanının hemen yanı başına koymaya bu kadar hevesli bir düşünce iklimi içinde buluyorum kendimi? Neden Acaba?

Bu durumun benim özel düşünsel zaafım olduğuna inanmam için heybemde yeterli neden yok. Çok şükür henüz o kadar kafayı bozmuş değilim. Hala belli bir mesafeden izlemeyi ve değerlendirme yapmayı ahlakın biricik koşulu olarak varsayıyorum. Elimden gelen en büyük gayretle her şeyi onu var eden kendi pratiği içinde düşünmeye çabalıyor ve hakkını öyle verme arzusu taşıyorum.

Ahlakın siyasete kurban edildiği dönemlerde, ahlak siyaset için küçük bir vasıta mertebesine indirgenince mutlak surette ahlakın büyük etkisi zayıflar. Ahlakı zayıflatıp etkisizleştiren en büyük neden iktidarın şahsileşmesidir. İktidarın şahsileşme emareleri göstermesi her şeyden önce bir ahlaki erozyon yaratır.

Siyasetin toplum yerine devleti korumaya alması bir tür iktidar şahsileşmesidir. Bir toplumun bütün siyasi dinamikleri devletin çıkarı etrafında buluşunca, işte tam burada ahlak ile birlikte kamusal alanının çoraklaşması da hızla gerçekleşir.

Devleti organize etmek elbette siyasetin işidir. Siyaset devleti devletin çıkarları için değil toplumun demokratik talepleri için onu organize eder. Ama bugün yapılan bu değil. Bugün devlet sadece devlet için yeniden yapılandırılıyor. Bu durum böyle olduğu için toplumun bütün potansiyeli ve kaynakları devletin bekasın için seferber ediliyor. Oysa bir devletin bekası olmaz. Bir toplumun bekası olur.

Beka meselesi toplumun birliğini ifade eder. Bir kurum olarak devlet organlarının ittifakını değil. Anlaşılan o ki, birileri devletin bekası ve geleceği için toplumun şimdisini tuhaf bir oyalama ile yanıltıyor. Çünkü önemli olan tek şey toplumun ''şimdisidir,'' şu anıdır. Şimdisini yaşayamayan toplumların, kusura bakmayın ama geleceği olmaz.

Gelecek ve şimdi arasındaki en büyük köprü ahlaki kavrayıştır. Eğer her gelecek şimdi atılan kilo metre taşlarıyla örülüyorsa, o zaman soyut bir gelecek tasarısı ahlaki olmaz. Ahlaki olan toplumun ihtiyaçlarını gidermek amacıyla, şimdi atılan adımlardır.

Devletin bekası ve geleceği için şimdi ihtiyaç duyduğumuz demokrasiden ödün verilemez. Veriliyorsa orada çok ciddi bir ahlaki sorun vardır demektir. Toplum kendi günlük hayatının şimdisi içinde hayatını daha kolaylaştıracak adımların atılmasını bekler. Bu adımları ertelemek ya da geciktirmek  için söylenen her şey ileri sürülen her neden, toplumun şimdisini yuttuğu için ahlaki değildir.

İdeoloji, bizi gerekli hissettirmek için vardır; felsefe, bize var olmadığımızı hatırlatmak için yedekte durur. Dünyayı olduğu gibi görmek, onu kendi hakikatı içinde olumlu ışığının içinde görmek demektir. Ve bu da onu kendi potansiyel yokluğunun gölgesinde görmek anlamına gelir. '' Varolan ne varsa'' diye yazar Theodor Adorno '' olanaklı yokluğu üstünden deneyimlenir''

Bu günün en büyük olanaklı yokluğu, demokrasi yokluğudur. ve hepimiz onu Mart yerel seçimlerinde tekrar deneyimleyeceğiz.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

İletişim adreslerimiz: ihbar@yeniyuzyil.news ve info@yeniyuzyil.news