Genç deve annesine sormuş 
-”Anne niye bizim ayaklarımız bu kadar büyük?” 
Anne cevap vermiş: 
-”Çölde kuma batmamak için.” 
Genç deve tekrar sormuş: 
-”Peki kirpiklerimiz niye bu kadar gür. 
Anne tekrar cevap vermiş: 
-”Çölde kum firtınaların da kum kaçmasın diye.” 
Merakı yatışmamış olan genç deve bir soru daha sormuş: 
-”Bizim niye hörgüçlerimiz var.” 
Anne deve sabırla yanıtlamış : 
-”Çölde çok uzun süre susuz idare edebilme için suyu hörgüçlerimizde depolarız.” 
Sonunda dayanamayan genç deve sormuş : 
-”Peki biz Ankara Hayvanat Bahçesinde ne arıyoruz?... 

Dün ülkenin ekonomik durumuyla ilgili kamuoyuna açık iki ayrı Tv kanalına birbirine zıt iki ayrı görüş beyan eden İstanbullu balıkçının, kişisel dramını izlerken, içimin burkulmadığını söylesem, bana sakın inanmayın. Balıkçının yüz ifadesi ile ağzından çıkan kelimeler arasında öyle bir riya uçurumu oluştu ki, doğrusu meseleyi komik bulmak yerine, trajik değerlendirip üstünde düşünmeye değer buldum. 

Hani bir laf var ‘’ yalan söyleyene değil, söyletene bakın’’. Bazen küçük ve basit gerçekler hakikati daha iyi görmemize yardımcı olur. Ülkenin ekonomik durumuna dair bir hüküm vermemiz gerekiyorsa, İstanbullu balıkçının içine düştüğü trajik-komik durum ya da diğer bir ifade ile balıkçının içine itildiği durum, vaziyeti almamak çok değerli veriler taşır. 

Ülkenin ekonomi yönetimine ilişkin derin ekonomik tahliller yapmak mümkün hatta söz konusu fikirlerimizi güçlendirmek için istatistiklerle desteklenmiş, uzman görüşlerine atıflarda bulunmamız mümkün. Ama inanın hiçbiri balıkçının içine düştüğü durum kadar sabit ve net bir fikir vermez bize. Eğer balıkçı aynı anda iki ayrı kanala iki ayrı görüş beyan etmek durumda hissediyorsa kendisini bilin ki durum kötü. Durum vahim. 

Yukarıdaki hikâyede anne deveninin durumu da balıkçıdan farksız değil. Çöller için yaratılmış bir hayvan, Ankara Hayvanat Bahçesini içselleştirip normalleştirmeye çalışıyor. Oysa devenin doğası, yaşam habitatı çöldür Anakar'a Hayvanat Bahçesi değil. 

Kimi meselelerde hepimizin aynı fikirde olmamız gerekmiyor ama durum böyledir diye de her birimiz ayrı mecralarda fikirlerimizi saklamak ya da tam tersine söylemlerde bulunmak zorunluluğunu da hissetmemeliyiz. 

Bir ülkede insanlar, fikirlerini saklamak ya da fikirlerini nedeni ne olursa olsun çarpıtarak söylemek zorunda hissediyorlarsa o ülkede demokrasiden söz edilemez. O ülke artık bir korkuların kol gezdiği derin bir labirente dönüşmüştür. İnsanların özgür iradesini baskılayan başka otoritelerin varlığı, toplumsal hayatın, doğal dokusunu zehirliyor demektir.  

Arzu ettiğimiz şey açık bir toplum olma iddiamızdı. Herkesin her koşulda fikirlerini açık beyan ettiği demokratik bir topluluk olma sevdamızdı. Siyaseti bir vasıta olarak elitlerden alıp halka sunma gayretimizdi. Bizi ahlaki olarak da üstün kılan bu tutumumuzdu. İktidarın merkezinden kovulmuş her düşünce ve sosyal olguya itibarını iade edip onu hak ettiği konuma yeniden yükseltmekti. 

İnsanların korkmadığı, kendini ve varlığını inkâr etmek zorunda kalmadığı açık ve özgür bir toplum hayali maalesef hala ulaşmamız gereken en önemli hedef olarak önümüzde duruyor.  

İnsanların birbirine yalan söylediği toplumlar çürümeye yüz tutmuş toplumlardır. İnsanların karşılıklı olarak sorumluluklarını zorla ve gönülsüz olarak yerine getirdiği toplumlar, çözülen ve seçeneği olmadığı içinde çürüyen toplumlardır. 

Oysa ben başka bir kişiden o kişi olduğu için, bundan emin olduğum için, buna inandığım ve ikna olduğum için ve dolayısıyla benim sorumluluğuma layık olduğu için sorumluyum. İkinci olarak sorumluluk, onu benim ve yalnızca benim sorumluluğum olarak gördüğüm müddetçe ahlakidir; müzakere edilemez ve başkasına devredilemez. 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

İletişim adreslerimiz: ihbar@yeniyuzyil.news ve info@yeniyuzyil.news